29 Mayıs 2016 Pazar

Ağıtlar Dile Geldi

Kürecik’in tarihsel  belleği
Kürecik, harita üzerinde bir kum tanesi kadardır. Bu denli küçük olan bu coğrafyayı önemli kılan nedir? Coğrafi yapının güzelliği ve verimliği mi? Değil. 1900 metre yüksekliğindeki Malatya Beydağı’nın uzantısı dağın eteklerine serpilen köylerin birliği ve dayanışması, sürekli yeniyi ve ileriyi arayışı, baskı ve zulme karşı olmasıdır. Osmanlıdan bu yana başkaldırısıyle bilinen Kürecik halkının tarihsel belleğini tazelememizin nedeni, şöyle basit ve yaygın bir örnekleme ile açıklanabilir: Bir an kum tanelerini düşünelim! Avuca alınıp bir camın yüzeyine fırlatıldığında camda her hangi bir iz bırakmadan camın önüne düşen kum tanelerini birleştirip cama fırlattığımızda cam kırılıverir. İşte bizler de o küçük kum tanecikleri gibi ortak idealler temelinde birleşerek rüzgarda dört bir yana savrulmadan, özgürlüğe giden yolu kapatan o duvarı alaşağı etme yeteneği ve gücünü yaratma uğraşı içinde yerimizi almalıyız.
Tarih olsalarla yazılmıyor. Yaşanmışlıklar  üzerinden şekilleniyor.Dünden bugüne bugünden yarına Kişileri, toplulukları  ölümsüzleştiren, hep canlı ve diri tutan yaşanan hayat ve ödenen bedeldir..


Bu sayfa ile amaçlanan; kimi dağ başlarında, kimi şehrin sokaklarında, kimi işkencehanede öldürülen, kimi hapishanede diri diri yakılan,kimi idam edilen, kimi yaşanan zulme dur demek için ölüme yatan bu coğrafyanın yiğit evlatlarının amaçlarını, inaçlarını ve kararlılıklarını toplumsal hafızamızda tazelemek ve dirençi büyütmektir. Tarihsel olarak Kürecik halkının az da olsa biografisini toplamaya çalışmamızdaki temel amaç, ortak kültürümüzün üzerinde yükseldiği yitirdiğimiz kürecikli devrimcilerin uğrunda ikirciklenmeden yaşamlarını feda ettikleri değerleri bir kez daha kavramak ve bugün kürtlerin şahsında tüm kimlikliklere inaçlara ve emekçilere uygulanan baskı ve katliamlara karşı bu yiğit evlatlarımızın şahsında ortak bir ruh birliğine ulaşmaktır. Çünkü bu ortak ruhi şekillenme olmadan ortak mücadele de olanaklı değildir.
Bunun için ; Avrupa- Kürecik Halk İnisiyatifi olarak, Kasımoğlu Memedali ve  arkadaslarinin idam edilişlerinin yüzüncü yilinda Ağıtlar dile geldi kitabında sonra, bugüne kadar yitirdiğimiz evlatlarımızın, kardeşlerimiz ve yoldaşlarımızın bir albümünü hazırlıyoruz. Bu hazırlık sürecinde ulaşabildiğimiz aile bireylerini ve yakın arkadaşlarının yanı sıra; Halk için Kurtuluş, Özgür politika , Evrensel, Yürüyüş, Atılım gibi gazete ve dergilerden yararlandığımızı da belirtmeliyiz.
Yitirdiğimiz bu Özgürlük, Demokrasi ve Sosyalizm savaşçılarına ilişkin başta aile bireyleri olmak üzere, elinde belge bulunan ya da ortak anılara sahip olanları o bilgileri bizimle paylaşmalarını ve bu amaç için oluşturduğumuz web sayfamızda yayınlamalarını önemle arz ediyoruz. Bir hatırlatma olarak vurgulamalıyız ki web sayfamız; bir tartışma platformundan ziyade bilgi alışverişiyle eksiklikleri gidermeye ve ortak bir ürün yaratmaya yöneliktir. “özgürlük; güç karşısında biat edenlerin değil, direnenlerin eseridir” özdeyişi bizim kılavuzumuz olmalıdır. Bu nedenle hazırlıyacağımız bu belge hepimizin eseri  olacak.

Asaf Demirhan- 28 mart 2016  Dortmund
 
İDAM EDİLİŞLERİNİN YÜZÜNCÜ YILINDA

KASIMOĞLU MEMEDALİ
VE ARKADAŞLARININ
ANISINA


1915  -  2015

AĞITLAR DİLE GELDİ



Asaf Demirhan-
mayıs-2015
Dortmund




Ortak ürün 

Kitabın hazırlık süreci, benim için bir  kilimin ilmek ilmek örülmesi gibi oldu. İlmek atmak  kolay değil. Kilime nasıl ilmek atıldığını, nakışların nasıl örüldüğünü bilirim; mesleğim terzillik. 
Ağıtlar Dile Geldi kitabının ortaya çıkmasında bilgisine, tecrübesine başvurduğum herkes olanaklarını ve ilişkilerini hiç üşenmeden sundu. 

Elif Varlık (Demirhan), İbrahim Demirhan, Celal Ademoğlu,  Memet Çelik , İmam Demirhan , Taşo Taş, İbrahim Bakır, Memedali Köroğlu, İmam Pehlivan, Hüseyin Dumlupınar, İsmet Çelik, İrfan Dayıoğlu, Elif Aslıyüce-(Demirhan), ilker Dilcan,   Ali Korkmaz, Boyraz Demirhan, Hasan Akçadağ,  Memet Dag,  Haydar Demirhanin  ve  adını anamadığım bir çok arkadaş görüş  öneri ve emekleriyle bana güç verdiler. 
Kara kalem çalışmasıyla yaptığı resimler  ve kapak tasarımıyla sunduğu emekle Mesut Terzi    ortak nakışı tamamlandı. 
  
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının katline ilişkin yeterli belge ve bilginin olmadığı bir dönemde; Dr. Nuri Dersimi; ‘‘Kürdistan tarihinden Dersim, Halep‘‘, Evrensel Kültür Dergisi; „Semaver Kadın“ şiiri, H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun; ‘‘Kürecik‘‘, Memed Bayrak’ın;  ‘‘Kürt Müziği, Danslar ve Şarkılar- Eşkiyalık ve Eşkiyalık Türküleri‘‘ adlı eserleri benim için birer hazine gibi oldular. 

Avrupa Kürecik Halk İnisiyatifi, bu kitabın hazırlanmasında önemli bir rol oynadı. Şayet İnisiyatif‘in Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının idamının 100. yılı vesilesiyle  anma  kararı almasıydı kitabın kısa bir sürede hazırlanması mümkün olmayacaktı. İnisiyatif‘te yer alan arkadaşların, hazırlanan taslağa yaptıkları öneri ve eleştiriler ve sundukları katkı,  kitabın içeriğini zenginleştirdi.

Kitabı esas zenginleştirecek kişilerden biri, Hürü‘nün ikinci evliliğindeki oğlu Rıza Dumlupınar‘dı. Sağlık sorunu elvermediği için görüşemedim. Ama şu bilinmeli ki kitabın her satırında, söylenen her sözde Rıza amcanın  duyguları ve düşünceleri var. Diğer bir eksiklik olarak ifade edeceğim şey, olanaksızlıklardan dolayı Memedali‘nin arkadaşlarına yer vermeyişimdir.
  
Ağıtlar Dile Geldi , ortak bir ürün, kolektif bir çalışmadır. Amacımız; 100 yıldır dokunulamayan Kasımoğlu Memedali olayının nedenlerini tartıştırmaktır. Tartışmayı sürdürebilirsek eksikliklerimizi giderebileceğimizi düşünüyorum.  

Kitabın  tüm geliri, Kasımoğlu Memedali etkinliklerini organize eden Arimazın-Nurhak Özgür Yaşam ve Demokrasi Platformu‘na  verilecektir. 

 Bu kitap  bir başlangıç. Kültür ve sanat alanında geliştirip güçlendirmek bizim elimizde. 
  Emeğini ve düşüncelerini benimle paylaşan bütün arkadaşlara teşekür ederim. 


Mayıs -2015 Asaf Demirhan-Dortmund 




önsöz

Kasımoğlu Memedali Olayı Toplumsal Sorunların Üzerinde Yükseldiği Bir Trajedidir.

Kasımoğlu Memedali, 1915 yılında, Harput’ta idam edildi. Mezar yeri halen bilinmemektedir.
Kasımoğlu Memedali’nin anayurdu Kasımuşağı Mecit’tir. Konak burda yakılmıştır. Osmanlının askeri birlikleri konağı yakmakla kalmamış aynı zamanda Memedali’nin babası Hacı İbrahim’in mezarını da tahrip etmişlerdir.
Kasımoğlu Mehmedali’ye ilişkin bir çok kişi ağıtlar yaktı, türküler söyledi. Yazarlar, makaleler yazdı, kitaplarında yer verdiler. Ama yeterince belge ve bilgiye dayalı olduklarını söylemek mümkün değil.
Tahrihsel süreçte anıların önemi yadsınamaz. 100 yıl önce yaşanmış bir olayın canlı tanıklarını bulmak olanaklı değil. Ama bu canlı tanıkların anlatımlarını dinlemiş kişilerin azaldığı bir evrede ulaşabildiklerimin aktarımlarını kamuoyu ile paylaşmanın doğru olacağını düşünüyorum.

Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının idam edilmesinin üzerinden yüz yıl geçti! Buna karşın Kasımoğlu Memedali olayı geçmiste kalmış bir olay değildir. Çünkü o günün özgünlüğünde yaşanan sorunlar halen çözülmüş değildir.
Elif Demirhan, Kasımoğlu Memedali’nin amcası olan Bozo’nun torunun eşidir. 90 yaşına erişmek üzere olan bu kadın, o döneme ilişkin en kapsamlı bilgilere sahip olan bir kaç kişiden biridir. Beni Elif ile Kasımoğlu Memedali‘ye ilişkin görüşmeye iten en önemli etken; bir çok arkadaşın “Herkes Kasımoğlu Memedali ile ilgili bir şeyler yazıyor. Onların bir çoğu yalan yanlış. En azından aileden biri olarak bugüne kadar bildiklerini yazılı hale getirsen iyi olur” gibi önerileri oldu. Ayrıca Avrupa‘daki Kürecik Halk İnsiyatifi‘nin bu yöndeki çalışması beni teşvik etti ve cesaretlendirdi.
Belge ve bilgi kıtlığı bilinen bir gerçek. Yüz yıl önce gerçekleşen bir idamı, idama neden olan olay ve olguları nasıl irdeleyeceğim? Sözlü anlatımların dışında başka  bir kaynağım yok! Sözlü anlatıcıların azlığı ve olayı algılayışları farklı. İlkin ‘en kolay ve en çabuk bir şekilde kime ulaşırım‘ derken Elif‘in halhatırını sorarak, yakılan konak yerinden ve Bozo‘nun ağıtlarından bahsettim. Bu, benim için bir başlangıç oldu. Telefonun dışında başka bir olanağım olmadığı için anlatımları not alarak yazılı hale dönüştürdüm. Elif‘in hafızasını sürekli zorlamaya çalışıyordum. Fadime’ye (Memedali’nin kızı) neden‚‘Firar‘ deniliyordu? Bozo neden zıbın (üç etek) giydi yada neden ağıt yaktı, sorularını defalarca sordum. Çünkü her defasında farklı yanıtlar almama neden oldu? Elif‘in yaşı ve tecrübesi benim için çok önemliydi. Birincisi; Elif’in dışında rahat bir şekilde bilgi alabileceğim başka kimsenin olmaması, ikincisi de bu görüşmenin beni diğer kişilerle yapacağım görüşmelere hazırlayacağını düşündüm. Sanırım bu yöntem, ulaşmak istediğim bilgilerin elde edilmesinde önemli bir rol oynadı.
Bazen gerçek hayatla toplumsal değer yargıları biri biriyle çelişebiliyor. Bozo, yaşamı ve eserleriyle toplumda bilinen bir kişi. Ama nasıl? Bu kişi ağıtlarıyla Memedali’nin idamını topluma maledip manevi bir bağ kurarken toplum, Bozo’yu ret ediyor!
 Niçin? Bu bilgileri Elif‘ten tek bir kerede almadım. Hatta amacımı ilkin kendisine de söylemedim. Aile içi bir sohbet olarak algılaması, ayrıntılara girmesine neden olabilir diye düşündüm. Öyle de oldu. Eğer bunu yazılı hale getireceğimi söyleseydim sakıncalı olarak gördüğü bazı bilgileri aktarmayabilirdi.
Mamo’nun (Memedali’nin amcası Bozo’nun torunu ve Elif Demirhan’ın kocası) Bozo‘ya ilişkin acımasız ve dıştalayıcı tutumunu anlatmayabilir, ya da devletinaile üzerindeki  baskısını ve zulmünü es geçebilirdi.
Kasimoglu memedali olayını ,Elif anlattıkça ben de bir çok şeyi hatırladım. Çocukluk dönemimde komşumuz Fate ve Goşe Nene’lerin anlatımları, gençlik dönemimde Tepkin köyünde Bilo, Darıca‘da Hasan Aslıyüce,Kasımuşağı‘nda Rıza Dumlupınar (Hürü’nün ikinci evliliğindeki oğlu) amcalardan Memedali‘ye ilişkin duyduğum bilgilerin tazelenmesine neden oldu. Memedali‘nin idamına ilişkin yaptığım görüşmelerde söz dönüp dolaşıp oğlu Bozo‘ya geliyordu. Memedali‘nin idamının bilgisi sanki Bozo‘nun hayat hikayesinde gizliydi. Bunun bir nedeni; Bozo, ağıtları ile Memedali ve sevenleri arasında güçlü bir bağ kurmuş olmasıdır. İkincisi ise, Bozo, yaktığı ağıtlarıyla Kürecik halkını üstü örtülmeye çalışılan bir toplumsal sorunla karşı karşıya bıraktığı gerçeğidir.
Yaptığım görüşmelerde; anlatıcıların ifadelerine ve üslubuna dikat etmeye çalıştım. Amacım ne bir edebi eser ortaya çıkarmak ne de bir hikaye yazmaktır. Amacım; kimine göre 24, kimine göre 26 yaşındaki ve bölgesinde ‘‘önder‘‘ kabul edilen bu kişinin Osmanlı devletince neden idam edildiğini araştırmak ve alevi Kürtler üzerindeki sünni iktidar zulmünü Memedali özelinde de irdeleyebilmektir. Bunun aynı zamanda; İttihat ve Terakki anlayışının devlete egemen olduğu Osmanlı’nın son dönemlerinde, toplumsal koşullarının yeniden irdelenmesine ve tartışılmasına bir vesile olacağını umuyorum.
Memedali ve arkadaşlarının idam edildiği dönem; gecmişte kalmış, sorunları çözülmüş bir dönem değildir. O döneme damgasını vuran; Ermeni , Rum, Kürt, Alevi, Süryani vb. etnik ve inançsal sorunlar, bugün de aynı yakıcılığıyla devam etmektedir. Çünkü; İttihat ve Terakkici zihniyetin ürettiği Türk-İslam Sentezi, hala yaşıyor ve devletin resmi ideolojisi durumundadır. Bu nedenle; çeşitli kimliksel ve inançsal sorunlar çözülemedi. Bu sorunlar çözülmeden, yaşanılan acı olaylarla toplumsal yüzleşmeler gerçekleşmeden ne demokratik bir toplumsal yapı, ne de toplumsal bir barış inşa edilemez..
Ermeni katliamının yoğun bir şekilde tartışıldığı ve bir kısım bilim insanının ‘‘soykırım‘‘ diye adlandırdığı 1915 Ermeni Katliamı, Koçgiri, Dersim, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas/Madımak katliamları; Denizlerin idamı, Mahirler’ın, İbrahim Kaypakkaya‘nın, Mazlum Doğan’ın, Hrand Dink‘in, Berkin Elvanların katledilmesi ve Roboski katliamının anısı halen taze ve diridir. Bugün bu sorunlar Anadolu halklarının gündemine girmiştir ama halen çözülmemiştir.
 Kasımoğlu Memdali ve arkadaşlarının idamı,Cumhuriyet öncesi ve sonrasındaki   bu ortak sorunlar üzerinde gerçekleşmişti. Amacım işte bütün bunları, Memedali ve arkadaşlarının idamının yüzüncü yılında tartışmaya açabilmektir.
 Öte yandan neden ne olursa olsun, hiç kimsenin idam edilmemesidir.insan ana rahmininde dünyaya özgür gelir.  Özgürlüğü sınırlıyan yasaklar insanlığın doğuşunda olmadığı gibi İdam; en ağır ve geri dönülmez, telafisi mümkün olmayan bir ceza biçimidir.
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının idamının yüzüncü yılında; Mehmedali‘yi ve arkadaşlarını ailelerinin özgünlüğünde düşünemeyiz. Atılacak her adım, yapılacak her eylem ve etkinlik toplumsal karekter kazanacaksa bu ancak Kürecik ve çevresinde hayat bulabilir. Çünkü Memedali ve isyanını biçimlendiren şey, Kürecik’in yerel koşulları ve toplumsal ilişkileridir. Bu ilişkiler, anlayış ve gelenekler nesilden nesile bugüne dek aktarılmıştır. Döneme ilişkin araştırmacılardan, hukukçulara, tarihçilerden müzik ve belgesel yapımcılarına kadar herkesin katkısı alınarak Memedali ve arkadaşlarının idam edilişlerinin yüzüncü yılında devlet arşivlerin açılmasını talep etmek, bir asır boyu gizlenen mezarların ailelerine ve sevenlerine verilmesini sağlamak zorundayız.
Ancak böylelikle bizler, olgunun özgünlüğünü de dikkate alarak ülkenin genel bir Demokrasi Sorunu’nun parçası olarak Memedali olayını irdeleme, hesap sorma ve toplumsal bir yüzleşmeyi sağlayabildiğimiz ölçüde gelecek döneme Halkların Birliği ve Kardeşliği şiarını yükselterek yürüyebiliriz.
KASIMOĞLU MEMEDALİ KİMDİR?
Dr. Nuri Dersimi‘nin anlatımıyla Kasımoğlu Memedali; “Malatya‘nın batısında ünlü Akçadağ aşiretleri vardır. Dersim’den ayrılma olduklarını ileri sürerler. Gelenekleri bütünüyle Dersimli‘ler gibidir. Yirmibeş kabileden oluşur. En ünlüleri Bekran, Harun ve Balan kabileleridir. Reisleri Kasımoğlu Manzur idi. Onun oğlu Mehmedali, Türk hükümetine karşı isyankar bir durum almıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda bu Kürt yiğidi aldatılarak tutuklanmış ve Elazığ’da idam edilmişti. „
(Dr. Nuri Dersimi: Kürdistan Tarihinde Dersim, Halep, 1952, 1. Dünya Savaşı)
Doktor Nuri Dersimi‘nin bu aktarımları önemlidir. Tarihe düşen önemli bir nottur. Burada bir açıklama yapmak istiyorum. Memedali‘nin babası Hacı İbrahim, annesi Ğacedir. Ğace Kaımuşağı köyünden Kılıç ( Male Hirbam Seli) ailesindendir.
Dedesi Ağo‘dur. Ağo‘nun babası Köse; Köse’nin babası Kasım‘dır. Veli Paşa‘nın gelip sığındığı kişi  bu Kasımdır.. Soyağacının ayrıntılarını ancak arşivde öğrenilebilinir. Bilinen, ya da anlatılan şu ki Kasımoğlu ailesinin Hozat yöresinden geldiğidir. Bu nedenle, ‘Kasımoğlu Munzur‘ ismini Dersimle ilişkilendirmek mümkündür.

H. Nedim Sahhüseyinoğlu
„Kasımoğlu Mehmedali Olayı,
Kasımoğlu olayı, 1330 (1915) yılında olur..... Kasımoğlu, Kürecik Boybey ailesindendir. 1813’teki”VELİ PAŞA” olayına da adı karışan bir aile. Hakkında Padişahın fermanı çıkar. Daha sonraları da Kürecik’te olan ayaklanmaların öncülerinden olduğu belirtilir. 1915’de çıkan olaya da adı karışan Kasımoğlu (Memedali), bu ailenin bireyidir.....
Kürecik’te ağır vergilerin alımı, halkın dövülmesi, baskı görmesi sonucu Osmanlı yönetimine karşı 1744-1765-1813-1863’de ayaklanma olmuş. 1895’de Dumuklu olayı çıkmış. Bu olayların tümü kanlı bastırılmış. İnsanlar öldürülmüş. Evler yakılmış ve yağmalanmış. Göçenler çoğalmış......
Kasımoğlu ailesi, uzun yıllardan beri Kürecik bölgesinde etkindir. Geçmişte Osmanlı’ya karşı birkaç kez çatışmış. Mehmet Ali, bu ailenin oğludur. 25-26 yaşlarındadır. Yakışıklıdır, iyi ata binmektedir. Tepenin başına yapılmış boybey konağında yayla sefasını sürmektedir. Konuğu ve hizmet edeni çoktur. Ne var ki, doğma büyüme Kürecik’te kalmış. Bilinç düzeyi, görüş ve düşünce alanı dardır. Boybey ailesinden olması nedeniyle Elbistan’ın “Alhasuşağı” aşiretinin Beştepe Köyü’nde oturan bir ağanın kızıyla evlenir. Kızın adı “Huriye”dir. Huriye Hatun, değişken düşüncelidir, kocasının üzerinde etkilidir.
O dönem 1915 Birinci Paylaşım (1. Dünya) savaşının başladığı dönemdir. Balkan savaşında yenik çıkan Osmanlı Devleti, 1. Dünya Savaşına zoraki sokulmuş. Oldukça güçsüz olan Osmanlı yönetimi,anadolu’daki beylerden, ağalardan asker, at ve yiyecek istemektedir. Aynı istekler, Kasımoğlu Mehmet Ali’ye de yapılır. Kasımoğlu Mehmet Ali’nin karısı Huriye Hatun başta olmak üzere, çevresi “Osmanlı yönetimi hem alevilere karşıdır ve yaşama hakkını vermemektedir, hem kürtlere karşıdır. Sen Kasımoğlu olacaksın, alevi ve kürt olacaksın, Osmanlıya yardım edeceksin yakışır mı sana?” diye etkilemeye çalışırlar. Genç ve yeterince bilinçli olmayan Kasımoğlu Mehmet Ali, Osmanlı’nın istemlerini değerlendirmeden, sonuçlarını ve gücünü hesaplamadan reddeder, gelen görevlileri kovar. Artık Osmanlı yönetimiyle Kasımoğlu’nun arası açılmış, ilişkiler bozulmuş. Haber Harput(Elazığ) valiliğine bildirilir. ...Önce körsüleyman köyü basılır;kasımoğluna yardım edenlerin evleri yağmalanır ve yakılır....
Ayaklanmanın öncüleri sayılan ve öyle gösterilen Kasımoğlu Mehmet ali, Kalo’yu Cannike, karısı Alte, Hüssiki Kuşe Elazığ’a götürülür. Askeri Mahkemede yargılanırlar.... Yargılama sonucu, Kasımoğlu Mehmet Ali, Kalo’yu Cannike ve karısı Alte ölüm cezasıyla cezalandırılır ve ceza yerine getirilir.”  KÜRECIK sayfa   68-71
Konuya ilişkin tüm düşüncelerine katılmasam da H. Nedim Şahhüseyinoğlu hocamızın emeğini kamuoyu ile paylaşmanın daha doğru olacağını düşünerek bir yanlışı düzeltmek istiyorum; İdam edilenler arasında adı geçen  Alte hanımın idam edilmeyip Harput’ta cezaevi kapısı önünde askerlerce dipçiklenerek  ya da zehirlenerek öldürüldüğü söylenmektedir.

 Celal Ademoğlu, 63 yaşında. Elbistan‘ın Beştepe köyünden. Hürü’nün kardeşi Kalender‘in (Kalıki Sıle) torunu. Bielefeld‘de oturuyor.
“Kasımoğlu Memedali'nin eşi Hürü ile başlayayım öncelikle...
Hürü, babamın halası ve o dönemde okuma yazma bilen edebi yönü gelişmiş çok nadir kadınlardan birisidir. Memedali ile evlendikleri dönem;"emperyalizmin birinci paylaşım savaşı döneminde, osmanlı imparatorluğunun temellerinin sarsılmaya ve çökmeye başladığı dönemdir. Asırlar boyu,"tebaası" altında bulunan halklara uyguladığı zulümlerden, Kasımoğlu'nun yöresi Kürecik ve çevresi de yeterinden fazla nasibini almış olduğundan, bu zalim yönetime karşı beslediği "kin ve nefretin" tavan yaptığı, artık "bıçağın kemiğide kesmeye başladığında" yöre halkının bir kesimi kurtuluşu devlete karşı ayaklamada arar haklı olarak. Fakat bu konuda gerek siyasi örgütlenme yönünden gerekse de maddi ve silah gücü bakımından oldukça yetersizdirler doğal olarak. Devletin yöre halklarının ileri gelenlerine karşı geliştidiği ağır baskılardan Kasımoğlu Memedali de nasibini almaya başlar kaçınılmaz olarak. Şöyle ki; devlet; yerel yöneticileri aracığıyla Kasımoğlu'na bazı tekliflerde bulunur! Mesela; biz sana bazı özel yetkiler vereceğiz sen de kendi yörende ve çevrendeki devletin aleyhine çalışanları ihbar edecek, buralarda vergi ve asker toplayıp devlete teslim edeceksin...vs. Kasımoğlu Memedali oldukça genç ve tecrübesizdir bu konularda. Onun için evde eşi Hürü hatuna durumu anlattığında o; ‘‘yahu deli misin? yüzyıllardır Alevi ve kürtlerin kanlarını akıtan düşman bir yapıyla nasıl anlaşır onların hizmetine nasıl girersin?‘‘ diye çıkışır... 
Bu durumda kendisi de zaten devlete karşı tepkili olduğu için bu teklifi geri çevirir ve osmanlının şimşeklerini bütünüyle üstüne çeker.
Kasımoğlu artık osmanlının hedef tahtasındadır.  Yok edilmesi için ferman çıkmıştır yola. Bu arada baskı ve zulüm had safhadadır. Memedali Kasımoğlu, baskılara dayanamaz. Ama bir mücadele için gerekli örgütsel ve silah gücünden yoksun olduğunun bilincinde olmakla beraber yapacak çok fazla birşey de yoktur!
Bu arada çevresindeki aklıbaşında dost ve akrabalarına bu konuyu danışmak için girişimlerde bulunurken Dedem' (aynı zamanda kaynı olan) Kalender'e (Kalıki Sıle‘ye) de konuyu açar. Dedem o dönemde kendisine ‘‘Devletin gücüne karşı koymak için elimizde şu an gerekli gücümüz yok ne siyasi olarak ne de askeri olarak. Yüzyıllardır askeri ve siyasi donanıma sahip bir devlet gücü karşısından muvaffak olmamız mümkün değildir, gel bu işten vazgeç. Sen daha çok gençsin, ilerde yeterli donanıma sahip olursan o zaman bunu düşünürsün‘‘ diyerek vazgeçirmeye çalışsa da ok yaydan çıkmıştır artık. Devlet tıpkı şimdilerde olduğu gibi, Kasımoğlu'nu yok edilmesi gereken bir düşman olarak kara listesine almıştır.
Ayrıca bazı köylerden, Kasımoğlu alehine, „Kasımoğlu büyük bir güçle isyana hazırlanıyor“ diye ihbarlar gitmiştir çoktan. Oysa devlet, Kasımoğlu Memedalinin emrinde kendilerine karşı kullanacağı bir gücün olmadığının pekalâ bilincindedir. Böyle olduğu halde büyük bir ordu gücüyle Kasımoğlu Memedali‘nin üstüne yürür ve onlarca köylüyü katlederler. Kasımoğlu‘nun evinin yanısıra çevredeki köylülerin evlerini de ateşe verirler. Kasımoğlu o yöreden uzaklaşır ve bir müddet ele geçmez...
Dedem Kalender, Kasımoğlu‘nun eşi Hürü‘yü ve çocuklarını Beştepe köyündeki evine götürüp korumaya alır. Müfreze köyü ve evi basıp Kasımoğlu‘nu ve çocuklarını sorduğunda, ‘‘Bunlar benim çocuklarımdır.  Memedali ve çocuklarının nerede olduklarını bilmiyorum‘‘ diyerek onları savar.
Bir müddet sonra Beştepe köyüne gelen Memedali, dedemle yaptığı görüşmede; ‘‘Böyle kaçak hayatı yaşamak istemiyorum. Benim bir binbaşı arkadaşım var. Haber salmış, eğer şimdilerde teslim olursam beni koruyacağını söylüyor. Onunla çok samimiyiz ve güveniyorum‘‘ dediğinde yine dedem Kalender şiddetle karşı çıkar. ‘‘Oğlum deli misin?‘‘ der! ‘‘Osmanlıya güven olurmu hiç? Gel vazgeç bu teslim olma fikrinden‘‘ der.
Bu arada  dedemin köydeki amcaoğlu İbil, Memedali‘nin köye geldiğini öğrenir ve "Kürecikliler yine devletle başımızı belaya sokacaklar" diye çevresindekilere yakınır. Bu da Memedali‘nin kulağına gider ve gururunu fevkalade incitir.
Memedali başta arkadaşı ve samimi dostu olduğuna inandığı binbaşıya güvendiği ayrıca İbilağanın bu serzenişine de kızdığı için gidip teslim olma kararı alır. Dedem Kalender‘in bütün ısrarlarına karşı kararından vazgeçmez gider ve teslim olur.
Sonuç malum... Kasımoğlu Memedali, bütün varlığı devlet tarafındandan talan edilmiş, beş çocukla gözü yaşlı genç bir eş bırakarak, 26 yaşında, daha hayatının baharında idam edilir.
Beş küçücük çocuğun ve genç bir annenin ızdırabı ve oğlunun idam edilmesiyle bağrına ateş düşen bir yaşlı annenin feryatları hiçte umurunda değildir osmanlı faşizminin!...
Babaları devletçe katledilmiş, yetim kalmış çocuklar, varlıktan yoksulluğa, açlık ve sefalete itilmiş, beş çocuğunu bin bir güçlükle koruyup kollamaya çalışan genç bir anne, üstüne üstlük, çevrenin çirkin dedikodularına maruz kalarak yaşlı bir adamın eşi olmayı kabuletmek zorunda kalan gencecik bir kadın!
Ve çektiği bütün ızdırabını ağıtlara döken ve daha genç yaşında bu dünyadan göçüp giden Kasımoğlu Memedali‘nin bilgili ve hatırlı eşi Hürü hatun... Ve oğlu Bozo ile bir süre daha devam eden hazin Kasımoğlu trajedisi!
Tıpkı Osmanlının halklara zulümü ve katliamları yüzyıllar boyu bir devlet geleneği haline getirdiği gibi! Osmanlının, özellikle Kürt ve kızılbaşlar üzerinde tarihler boyunca uyguladığı zulmün halkalarından sadece bir tanesidir Kasımoğlu ve arkadaşlarının idamı. 
Benim Kasımoğlu Memedaliyle ilgili anlatılanlardan,hafızamda kalanların özeti budur...“

Kürecik -Mecit- 1915-2015
Kasımoğlu Memedali ve ailesini tanımada aile bireylerinin aktarımları önemlidir. Bu aktarımlar şöyle;
Elif( Varlık) Demirhan; 86- 87 yaşlarında. Mamo ile evli, on çocuk annesi. Mecit’te oturuyor. Yaşanan bir çok olayın odağındaki kişi ve Memedali’nin oğlu ağıtcı Bozo’ya en çok haksızlığı yapan Mamo’nun eşi. Mamo; Kasımoğlu Memedali’nin amcası Bozo’nun torunudur.
Elif Demirhan;
 Yapılan büyük bir zulümdü !
“ Memedali, hükümete karşı gelmiş, asker vermemiş! Onun için konağını yaktılar! Askerler konağı yaktıktan sonra Memedali’nin babası Hacı İbrahim’in mezarını da yerle bir etmişler. Çok zalimlik yapmışlar. Yapılan zulme değil insan, dağ taş günlerce ağlamış. 
Konak çok büyükmüş. İki katli .  Her odasında başka bir nakış varmış. Eşi benzeri yokmuş.  Konak askerler tarafından yakılınca aylarca duman tütmüş. Yangın sönmemiş. Yıllarca değil insan, börtü böcek, konak yerinin yanına yaklaşmamış. Her taraf katran kokuyormuş. Bulgurun, unun, yağın, kışlık yiyeceklerin kokusu ardıç ağacının kokusuyla biribirine karışmış.
Memedali Hürü ile evliydi
Memedali, idam edildiğinde 25-26 yaşlarındaymış. Yakışıklı ve yiğit bir delikanlıymış. Güzel bir atı varmış. Atına binince herkes hayran kalırmış. Tüfeğini ( Tifance Zirav) omuzundan hiç eksik etmezmiş.
 ‘’Memedali, Hürü ile evliydi. Hürü, Alhaslı idi. Ailesine; ‘‘Süllügil‘‘ derler. Beştepe Köyü‘nde otururlar. 
Beş çocukları vardı. Asaf, Hacı İbrahim, Bozo,  Fate ve  Fadime (Firar). Memedali kaçak duruma düşünce, Fadime küçükmüş çok sevdiği için onu yanında gezdirirmiş. Bundan dolayı Fadime’ye ‘Firar‘ dermiş! Asaf’ın dışında diğerlerinin çocukları olmadı. Asaf‘ın iki oğlu var; Haydar ve İbrahim. ikisini de benim düğünümde sünnet ettiler. Haydar, genç yaşta öldü. İbrahim ise Bilamuşağı’nda oturuyor. 75 yaşın üzerinde.
 Memedali Harput´ta idam ediliyor
‘‘Ne bileyim yavrum çok zaman geçti. Memedali, hükümete vergi vermemiş, asker vermemiş! Hükümete karşı koymuş. Hükümet, haber salmış; ‘Sana, Harayi ( Akçadağ yakınlarında büyük bir çiftlik) verek.“ Seni paşa edek“ demiş. O, kabul etmemiş.!
Hükümet büyük bir orduyla küreciğe baskın yapıyor. Körsüleyman‘ın alt tarafında Karagöz Çeşmesinin  olduğu yerde askerlerle büyük bir çatışma  olmuş. Çatışmada çok kişi ölmüş. Memedali de Alhas‘a Beştepe Köyü‘ne gitmiş. Kimi diyor yakalandı, kimi diyor kendisi Harput’a gitti. Kimse korkudan ardından gitmemiş. O zamanlar kimsenin okuma yazması yoktu, yol yordam bilmiyorlardı. Bizimkiler ne yapacaklarını şaşırmışlar.
Orda da (Harput‘ta) idam etmişler. Mezarını korkudan kimse o zaman gidip sormadı. Yeri belli değil diyorlardı. Halen kimse bilmiyor. Belki mezarı yok! “
Memedali‘nin idamından sonra çocukları nasıl yaşadılar?
Elif,  „Çocukların hepsi genç yaşta meraktan öldü. Firar (Fadime) benim eltimdi. Kaynım Bozo ile evlendikten kısa bir süre sonra ölmüş. Hasta falan değilmiş! Fate, Harunuşağı’ndan Devrişler‘in geliniydi, o da evlendikten sonra öldü. Haciibrahim, Asaf ha keza!  Birer birer gittiler. Böyle bir şey olamaz. Sanki dünyaya küstüler. ‘Babalarının asılmasına dayanamadılar’ denir. Bozo biraz yaşadı. Bozo ağıt söylerdi. Genç yaşta evi terketti. Kürne‘ye gitti.
Bozo  zıbın giyiyor
Bir gece Bozo’nun zıbın giyip gittiğini söylediler. Bozo gidince her biri ardından bir şey söyledi. Kimi dedi ki ‘’erkek değilmiş. Erkek olsa kadın zıbını giymezdi’’. Kimi dedi ki babasının intikamını almayınca kadın fistanı giydi!’’. Ama ne bileyim! Ben şalvarlı haliyle gördüm. Çok akıllıydı. Sözünü bilen biriydi. Cemaat adamıydı. Bozo, önce babasını, sonra dört kardeşini kaybetti. Küçük yaşta kimsesiz ve öksüz kaldılar. Evleri harap oldu, konaklarını yaktılar. Ocakları tütmez oldu. Eskiden doktur yoktu gidilsin. Bozo çok acı çekti. İyi ki aklını oynatmadı. Cenaze cenaze dolaşırdı, ağıt söylerdi. Bizimkiler ona hic iyi davranmadılar,  çok gaddarlık yaptılar.
 Mamo (Elif’in eşi) yüzünü görmek istemezdi. „Sülalenin adını batırdı’’derdi. Gördüğünde de hakaret eder dövmeye kalkışırdı. Bizler (kadınlar) korkudan Mamo’ya bir şey söylemezdik. Erkekler de ‘hakettiğini’ söylerlerdi.“
Bozo ağıt yakarken dinledin mi?     
Elif ,’Kaynım Mustafa, genç yaşta öldüğünde Bozo korkudan cenazeye gelmedi. 10-15 gün sonra Bozo, Bilamuşağı tarafında Kandil’de belirdi. Aşağıdan ağıt söyleyerek geliyordu. Kayalıkların üzerine oturdu.   Ağıt söylemeye devam ettti.   Ben, Mamo’ya yemek götürmüştüm. Mamo çift sürüyordu. Mamo, karasabanın arkasında diz çöktü mısası (-karasabanın çamurunu temizlemek için kullanılan alet-) kendine destek ederek hüngür hüngür ağladı. Sana ne oluyor, dedim. Bozo’yu hakir görürdün. Şimdi ise ağlıyorsun, dediğimde“, Mamo’nun cevabı şu oldu. “Bu nasıl bir insan, anlamadım. İnsanın yüreğini yakıyor baksana. Ağıtlarına değil insan, dağ taş ağlıyor“.
Fadime, İmam’ı alıp yanına gidiyordu. Ben korktum, Mamo, bir olay çıkartır diye. Baktım İmam, Bozo’nun kucağında eve doğru geliyorlardı. Bozo, Fadime’yi ağıt yakarak karşılamış; ‘’Ben, Mustafa’yı görmeye geldim. Sen Mustafa’nın teberiğiyle(oğlu) beni karşıladın.’’ demiş. Tabi bunu Kürtçe ağıt olarak söylemiş. Fadime bana söyledi ama ben unuttum.
Bozo ailede  bir olay çıkmasın diye   eve gelmek istememiş.Fadime’nin tüm ısrarlarına rağmen dönüp gerisin geriye gitmek istemiş. Fadime, Bozo’nun gelmeyeceğini anlayınca İmam’ı kucağına veriyor, kendisi de Mecit’e yönünü dönderip yürümeye başlayınca Bozo arkasından yürüyerek  eve geldi. Fadime siyah eşarplıydı. Yaslı kadındı. Mamo’nun kendisini kırmayacağını düşünerek Bozoyu eve getirdi.


Mecit`te büyük bir figan koptu!
O gün evde olay olmadı. Mamo ses yapmadı. Bir tarafinda genç yaşta kaybettiği kardeşi Mustafa’nın oğlu İmam, diğer tarafında ise babasının idamına , annesinin ve kardeşlerinin ölümüne küçük yaşta tanık olan Bozo! Bozo, o gün hep ağıt yaktı. Hepimiz ağladık. Kimsenin gözyaşı kurumak bilmedi. Kadınların yüzünde kanatılmayan yer kalmadı. Mahallede büyük bir figan koptu. O gün hepimiz rahatladık! Dağ, taş koyun kuzu herkes içini döktü. Allah kimsenin başına vermesin. Hepimiz acı çektik. Herkes acı çekti ama Bozo’nunki farklıydı. Dile kolay, oturduğu yerde kaynar dururdu. Ağıt yakardı.
En son Zeynep’in (Elif’in kaynı Bozo’nun kızı) cenazesine geldi. Zeynep de çok genç yaşta öldü. Zeynep’in fistanını eline alınca dağ taş inledi. ‘’Örenli gelin veremli gelin’’ ağıdını yaktı durdu. Mamko Mamo Mamadali ağıdını yaktı. Tüm yürekleri yakarak kalkıp gitti. O, kalkıp gittiğinde hiç bir allahın kulu ‘açmısın susuz musun, niye kalmıyorsun’ demedi. Kendi kanındaki kendi canındaki insanlara nasıl yabancılaştı bu adam diye düşündüm..Bozonun   derdi büyüktü. Hiç birimiz  onu anlamadik” 
Bozo neden zıbın giymişti?
‘‘Amannn! ben ne desem! Kadın olduğu için mi, yoksa babasının intikamını alamadığı için mi bilmem. Bizim zamanımızda babasının intikamını almayanları adamdan saymazlardı.
Kimse Bozo’yu adamdan saymazdı. Bozo da bunu biliyordu. Belki bunun için zıbın giydi! Benim duyduğuma göre; Bozo demişki ‘’Ben adam olsam babamın intikamını alırdım. Gücüm hükümete yetmez.  Bu halimle milletin içinde gezemem. Kürecik aşireti de ağasını sahiplenmedi. Ben bu diyarda duramam“ deyip başını gecenin bir karanlığında alıp gitmiş. Önceleri Doğma Suyu’nun (Fırat’ın bir kolu) çevresindeki Kürne köylerinde nerde akşam orda sabah, konaklana konaklana geziyormuş. Bozo  derdini kimseye anlatamazmış, anlatsa da kimse anlamıyor. Herkes onun giydiği zıbını konuşurdu.  Bozo cenazeden cenazeye gider derdini ağıt yakarak anlatırdı. Bizimkiler sahiplik etmedi. Yatalak olunca bizimkilere haber verdiler, İbrahim gidip amcasını Kötükale Köyü‘nden aldı getirdi. Bozo derdini ağıtlarla dile getirirdi diye, bizimkiler yapabilselerdi onu canlı canlı gömeceklerdi!
Bence Bozo bunu haketmedi.”

Kasımoğlu Memedali’nin anayurdu neresi?
Elif, ‘’Memedalin ana yurdu Kasımuşağı Mecit’tir. Memedali’nin Bilamuşağı’nda da konağı varmış. Kışın misafirlerini Bilamuşağı‘nda ağırlarmış.
 Memedali´nin yakılan Konağı çok büyüktü.  29-30 odası varmış. Her odasında ayrı bir nakiş varmış.  Nakışı yapan ustaların macir (ermeni) olduklarını söylerlerdi. Konak yapılırken Hürü’nün isteği şu; „bu konağın her odasında  bir misafir olmalı. Bir tarafında cocuklar oynarken diğer tarafında misafirler rahatsız olmamalı. Hürü ne düşündü ne başına geldi. Çocuklarıyla konakta fazla  yaşıyamadı.  İstediği gibi misafirlerini ağırlıyamadı Hürü.
Duyguları yaktılar
Konağı yaktılar. O ateş nasıl tutuşturuldu. O yangın hala sönmedi. Bu acıya insanlar nasıl dayandı.
Konağın bir eşi benzeri yokmuş. Konak yapılırken kimler yoktu ki? Konağın temelinde kimlerin emeği yoktu ki.   Herkesin vardı. Kürnelilerin, Küreciklilerin, Macirlerin (ermeniler)  hepsinin emeği vardı. Yaktılar. İnsanların  emeğini, duygularını yaktılar.
Gözyaşları halen dinmek bilmiyor. 100 yıl olmuş. Zaman nasıl gelip geçiyor. Evden çıkıp harman yerine gittiğimde  elimi toprağa sürerim. Bazan avcuma toprak alırım. Toprağı koklarım, kıyamamki atayım. Biri Fate, bir Bozo, zanederimki Hürü‘nün çocuklarına elim dokunuyor. Toprağın tanelerini okşarım elimde dökülmesin isterim. Hangisi  Asaf, hangisi Firar….. Onlarla konuşur dertleşirim. Ne bileyim yavrum, insanın duyguları hiç  yaşlanmıyor, hep canlı ve diri.
 Evimizin ön duvarında konağın  taşları var. Yangında kurtulan bazı taşları Mamo bu evimizin dış duvarlarına koydu. Dedemizin yadigarı derdi .  Taşların bazıları işlemeli.*  Ön cephedeki işlemeli taşlar yakılan konağın  taşlarıdır. Mamo işlemeli taşların  kirlenmesini hiç istemezdi.  Mendili ile işlemelerin üzerini siler bu  taşlarla hep konuşurdu.  Bazan ağladığını görürdüm. Yanına gidip derdini paylaşmak isterdim ama korkudan gidemezdim. Sert adamdı!  Ağlamasını kimseye göstermek istemezdi. Erkek adamın ağlamasını başkası görürse el alem ne der diye düşünürdü.
Mamo konak yerininin bir kısmını harman yaptı.Memedali‘nin konak yeri  şimdi harman yeri.  Harman yerinin misafiri hiç eksik olmaz.Mamo harman yerine gelen hiç kimseyi boş döndermedi. Bunlar Memedalinin misafirleri derdi. Yavrum harman boluktur, berekettir, nimettir.  Bu nimete  hainlik eden ifla olmaz.
Kasımoğlu ailesi büyüdükçe dağıldılar
Memedali‘nin Bozo adında bir amcası varmış. Dumuklu Ali İsyanı‘nda ölmüş. Bozo‘nun Yusuf ve İmam adında iki oğlu var. Mecit’te Yusuf’un torunları oturuyor. Ben Yusuf ve Zöre´nin (İko) geliniyim. İmam, Ören’e göç ediyor. İmam‘ın oğlu Yusuf daha yeni öldü. Bir diğer oğlu Haco ise Ören’de oturuyor. Benden büyük 90 yaşın üstünde.
Memedali’nin kendi torunu (Asaf‘ın oğlu) İbrahim, halen Bilamuşağı‘nda oturuyor. Kasımoğlu ailesi büyüdükçe dağıldılar. Her biri bir yerde. Antep, İstanbul, Adana ve İzmir’de oturanlar var. Almanya‘ya gidenler var. Herkes dağıldı. Mecit, eskiden beri küçük bir mezra. Yazları kalabalıklaşır. Gençler gelince burası şenlenir. Gençler sabaha kadar oturur saz çalar, türkü söyler. Ben istiyorum ki hep gençler burda kalsınlar.”
 * işlemeli: taşların üzerinde eski yazı  var.

İbrahim Demirhan, Asaf‘ın oğlu; Memedali‘nin torunu. Ağıtçı Bozo’nun yeğeni. 78 yaşında. Bilamuşağı‘nda oturuyor. Memedali‘nin duygularını bir  çok yöniyle  yaşıyanlardan biri! Hatıralarına dokunan,  kokliyan hiseden İbrahim,  Yokluk ve yoksulluktan dolayı Memedali ve Hürünün  kahve fincanlarını, yemek takımlarını, halı ve kilimlerini ve daha bir çok değerli eşyasını satarken göz yaşlarını içine akıtan, üzüntüsünü  kimseye belli ettirmeyen İbrahim anlatıyor;
‘‘Dedem idam edildiğinde, babam, amcalarım ve halalarım belirli bir dönem Hürü nenemin kardeşlerinde, Beştepe köyünden kalmışlar. Osmanlı müfrezesi, bu çocukları hep aramış ama bulamamış. Kimse ihbar etmemiş. Eğer yakalansalardı hepsini öldürürürlerdi.
Nenem cok büyük acılarla cocuklarını büyütmeye calışırken milletin (yöre halkı) baskısıda üzerinde yoğunşlaşmış. Evlenmiş.  genc yaşta öldü.  Daha sonra  İmam amca( memedalinin amcası Bozonun torunu)  babamları yalnız bırakmamış  sahiplik etmiş. İmam amca  Ören’e taşınana kadar Bilamuşağında  bizimle kaldı.
Sonra?
Babam, amcam ve halalarım çok genç yaşta öldüler. Hiç biri gençliğini yaşıyamadı. ‘‘İçlerinde amcam Bozo çok yaşadı. Amcam hep ağıt söylerdi. Ağıt söylediği için biz utanırdık. ‘Erkek adam ağıt söyler mi‘ derdik. Dedem idam edildiğinde Bozo çok küçükmüş!. Bozo‘nun kıymetini biz bilemedik. Çok kötülük yaptık. Ağıt yaktığı için adamı dıştaladık. Sevdiklerinin cenazesine gelemezdi. Eve gelip bizlerle acısını paylaşmaya korkardı. Bizden korktuğu gibi devletten de korkuyordu.“
Neden devlette korkardı?
‘‘Asker kaçağıydı. “Ben bu devlete askerlik yapmam‘‘ diyordu. ‘‘Bu devlet babamı idam etti. Babamı idam eden devlete askerlik yapmam’’ diyordu. Askerlik yapmadı. ‘Askere gitmeyin’ diyordu. Bakıma muhtaç duruma düşünce gittim Kürne’den alıp getirdim. Bize çok kırgın olduğunu biliyordum. Ama bize küskünlüğünü hissetmedim. Ümütsüz adam değildi. Ölüm döşeğinde kimseye yalvar yakar olmadı. Dirayetli bir kişiliği vardı. Toplum adamıydı. Ağıtlarıyla Kürne ve Kürecik aşiretleri arasında bağ kurduğunu söylüyordu. Alevi sünni ayrımı yapmazdı. Herkesin cenazesine gider ağıt yakardı.“Yaktığım ağıtlar bir gün dile gelir’’ diyordu. Yaktığı ağıtlar şimdi dilden dile. Amcam gerçek bir şairmiş! Bunca kötülük yapmamıza rağmen sırtını bize dönmedi. Bizi hep sevdi. Ama biz elin aklıyla amcamızın kıymetini bilemedik. Öldüğünde pek yaşlı sayılmazdı. Benim Haydar, ortaokula gidiyordu. Sanırım 6O yaşındaydı. Bozo’nun ölümü 50 yıl olmadı.’’


İmam Demirhan, 63 yaşında.Memedali’nin amcasının torunu, Mustafa’nın oğlu. Annesiyle birlikte Bozo’yu eve getirten çocuk! Mecit’te oturuyor.
Yaptığımız söyleşide İmam Demirhan; ‘’Bozo’yu anlatayım önce’’ diyerek söze başladı;
‘’Bozo, Kasımoğlu Memedali’nin oğludur. Ağıt yakardı. Büyük, küçük demeden, ünlü-ünsüz, kadın-erkek ayrımı yapmadan kendiliğinden tüm cenazelere gider ağıt yakardı. Gençlik yıllarında kardeşi Fate, Fadime, Asaf ve Hacı İbrahim’i kaybetti. Küçük yaşlarda babasının idamına tanık oldu. annesinin (Hürü) ikinci evliliğine tanık olurken ölümü ile bir daha çok sarsıldı.
Tanıyan herkes Bozo‘nun zeki, üretken biri olduğunu bilirdi. Yaktığı ağıtlarda değil insanı kurdu kuşu ağlatırdı“. Çok genç yaşta aileden ayrılarak Kürne’nin Palanka, Kalıklar gibi köylerinde gezdiğini ve daha sonra Kötükale köyüne yerleştiği biliyorum.“ dedi.
Bozo’nun kadın kıyafeti giyerek aileden ayrıldığı söyleniyor. Bu doğru mu?
‘’Bozo’nun zıbın giydiği doğrudur. Onun zıbın giymesinin nedeni; babasının intikamını alacak gücü kendisinde bulamamasıdır. Kürecik aşiretinde de Memedali’nin intikamını alma gibi bir çabanın olmadığını farketmiş olmalı ki;.“Ben babamın intikamını alamadım. Aşiret de ağasının intikamını almadı.“ dediği bilinmektedir.
Protesto amaçlı giydiği kadın kıyafeti yüzünden ailemizden ve aynı zamanda Kürecik toplumundan da dıştalanır. Rahmetli Vahap Tekin, oğlu Niyazi Tekin’in faşistler tarafından öldürülmesinden sonra bize geldi. Niyazi Tekin, 68 kuşağında üniversite ögrencisiydi. 1971 yılında İstanbul’da fasistler tarafinda öldürüldü. Vahap amcanın söylediği ilk söz şu oldu; ‘’Başta siz sonra hepimiz, tüm toplum akıllısı, akılsızı, Bozo’ya çok haksızlık ettik. Ağıt yaktı diye adamı toplumdan dıştaladık. Bozo’yu anlamadık. Hayata bağlayacak herşeyini kaybetti. Bozo isyan etmesin de kim isyan etsin? Ben de şimdi ağıt yakıyorum. İnsanın yüreği yanarsa ağıt da yakar fistan da giyer!“dedi.
Bozo‘nun yaktığı ağıtlar hakında ne düşünüyorsun?
„Rahmetli Fidan Kanat‘ın ( Rıza Dumlupınar‘ın üvey kardeşi) anlattağına göre, “ Memedali idam edildiğinde elbiselerini Harput’ta polat dereli Hasan getirdi.  Elbiseleri Hürü‘ye teslim ettiğinde    „Mamko Mamko Mamko Mamadali“  diyerek verdi. Hürü Memedali‘nin çeketini  eline alarak ağıt yaktı.  Dağ taş inledi.  Mamko Mamko Mamadali dilinde hiç düşmedi. Yatarken söylüyordu, kalkarken söylüyordu.  Bozo o zaman 4-5 yaşlarındaydı. Cok sessiz bir çocuktu. Bu sessiz çocuk  sonra ağıt yaktı!    Bozo  gittiği her cenazede Mamko Mamo Mamadali ağıdını yaktı durdu.“
Bozo küçük yaşta büyük acı yaşadı. Çoçukluğu ağıt dinliyerek geçti. O zaman  Mamko Mamko nakarati  beynine öyle işlemiş olmalı ki, başta babası için söylediği ‘’Mamko Mamko Mamadali’’ ağıdı olmak üzere Kürecik için yaktığı ağıtlar dilden dile dolaşmaktadır. O,„Cenazemi kaldırmayın lo, aşiretim gelmeyince „diyerek ;topluma duyduğu güveni vurgular. Yaktığı ağıtlarla ümidini sürekli yeniler. Bozo;Memedali‘nin cenazesinin sahipsiz kalmayacağını, doğduğu toprakta bir mezar taşının eninde sonunda sevenleri tarafından dikileceğini düşünür.  O, topluma duyduğu sevdayı  ve bu sevdanın karşılıksız kalmayacagı ümidiyle  ağıtlarını yakar.
Bir diğer ağıdında da babasının ağzından abisi Asaf‘a seslenerek Memedali’nin intikamını almasını ister;
Öderm‘ola öderm’ola
Benim konağım tüterm’ola
Başkasından umudum yok
Esef* yerim tutarm’ola....

Aslında bu bizler için bir vasiyettir. Memedali‘nin idamının üzerinden yüz yıl geçti. Dört kuşak değişti. Biz ne yaptik? Hiç bir şey! Çok acı. Acılar dinmez, kabuk bağlar. Eninde sonunda kabuk çatlar, yaraya merhem bulunur. Yüz yıl sonra Mecit’te, Kasımoğlu Memedali anması için bir çabanın ortaya çıkacağını hiç düşünememiştim. Duygularımı hangi kelimelerle anlatsam! Ne desem! Bozo‘nun ağıtları bugün hayat buluyor. Memedali, sevenleriyle buluşuyor. Ne kadar büyük bir olay!Bozo icin, Kim ne derse desin eğer Mecit‘te anıt mezar yapılır ve Memedali‘ye vefa burcu ödenirse, bunda Bozo‘nun payı çok olacaktır.
Aslında Bozo‘nun yaşamı en az babasının ölümü kadar acı ve derindir. Bence daha da derin bir sızıyı içermektedir. Bu sızıyı ancak böyle bir şey dindirebilirdi. Anıt mezarın yapıldığı, anmanın olduğu gün Bozo, topluma yeniden karışacak. Babasının misafirlerini ağırlayacak, üstündeki zıbını utandığı için değil, amacına ulaştığı için çıkaracak. Ağıtlarını tüm dostlarıyla söyleyecek. Sonra zıbını Memedali’nin poşusuna sarıp sarmalayacak ve topluma armağan edecek!“
* Memedali’nin büyük  oğlu Asaf

Memet Çelik, 8o yaşında. Aşağı Amoklu köyünde.Bozo‘nun yanık sesinden ağıt dinleyen, acılı anlarını, Bozo‘nun yaktığı ağıtlarla teselli etmeye çalışan, onunla birlikte gözyaşı döken ve aynı cemaat ortamını paylaşan Memet Çelik;
''Ben Bozo'yu çok iyi tanırım. Kendisi Kasımuşağı köyünden kaçıp Kalıkan köyüne geldi önce. Ama sadece burada kalmıyordu. Tozlu, Palanka köyleri başta olmak üzere bir çok köyde kaldığını bilirim. Benim amcam (İrbame Pire) o dönemlerde cemaat adamıydı ve uzun süre köyün de muhtarıydı. Amcamın cenazesine de geldi. Sonra amcamın kızı ölünce onun da cenazesine geldi. Benim de gittiğim herhalde tüm cenazelerde vardı Bozo. Kendisiyle cemaatlerde de karşılaşırdık. Çok konuşmazdı. Hatta sanırım hiç konuşmazdı. Ailesinden ve köyünden hiç söz etmezdi. Çok yakışıklı biriydi. Çok güzel de sesi vardı, yanıktı sesi. Her cenazede ağıtlar söylerdi. Bizim oralarda herkes onu sever ve sayardı. O zamanlarda hatır-gönül vardı, kimse onun gibi kimsesizleri dışarda bırakmazdı. Zıbın değil ama fistana benzer elbise giydiğini gördüm. Bildiğim, duyduğum Bozo'nun bir yatağı, birkaç kap-kacağı vardı. Gezerdi hep köylerde. Herkes severek misafir ederdi. Çok temiz bir insandı. Yıllarca oralarda yaşadı, hakkında eksik-yanlış birşey duymadım.”dedi

İbrahim Bakır , 80 yaşında. Elbistan’ın  Hüyücek  köyünde. 15 yıl  Hüyücek köyünde muhtarlık  yaptı. Karagöz (Çavraş‘ın) oğlu. Karagöz Memedali`nin güven duyduğu sadık bir yoldaşı. Memedali´nin hediye ettiği hamilini  hep üzerininde taşıdıgını söyliyen Bakir;
“Kasımoğlu Memedali Kürecik‘teki çatışmadan sonra Beştepe köyüne  geliyor. Babam Memedali‘yi daha önce tanıdığı için hemen yanına gidiyor. Ve birlikte hareket edeceğini söylüyor. Elbistan‘ın dağ ve ova köylerinde birlikte kalıyorlar.
Elazığ‘daki binbaşı arkadaşı, 10- 15 gün yakalanmaması için haber göderiyor. Yakalanmamak için Beştepe Köyü‘nde, kaynı İbrahim’in (Hirbami selı) evinden ayrılınca Tabkıran, Atmalı gibi birçok köyde kalırlarmış! Bir gün Çöplü Köyü‘nde Hasan ağanın evine gittiğinde hanımı kapıyı açıyor. „Eyvah Kasımoğlu geldi başımızı belaya sokacak“ diyor. Araladığı kapıyı gerisin geriye kapatmak isteyince babam kapıyı zorlayıp içeri girmek  istiyor. Memedali attan inmeden babama seslenerek „gel“ diyor.
Kapının Memedali‘nin üstüne örtülmüş olması çok zoruna gitmiş. Artık böyle yaşanmayacağını düşünmüş olmalı ki Harput‘taki arkadaşı binbaşının yanına gitmek için karar veriyor. Ve yola düşüyorlar.Doğanşehir istikametinden Harputa doğru yol alıyorlar.
 Bu olay; Memedali‘yi idama götüren ilk adım olmuş!
Babam kendisiyle birlikte Malatya Kömürhan Köprüsü‘ne kadar eşlik ediyor. Babam ayrılırken Memedalinin üzerinde  taşıdığı hamilini  hediye ediyor. Memedali çok yiğit, kadir kıymet bilen bir delikanlı imiş.  Babam da çok yiğit, silahına güvenen biriydi. Hamilini her zaman üstünde taşıdı. Ölene kadar Memedali‘nin bu hediyesini koynundan çıkarmadı. Hamili çok kutsaldır.“dedi.



Mehmet Ali (Mulali) Köroğlu, 76 yaşında. Almanya’da işçi emeklisi.  Körsüleyman Köyünde. Kasımoğlu Memedali olayında çatışmada yaralanan Halil’in (Ğinto) kardeşinin oğlu.
“Kasımoğlu İsyanına ilişkin o dönemi birebir amcam Halil ve diğer büyüklerimizden dinlediğim ve hatırladığım kadarıyla, Kasımoğlu halk kuvvetleri ile devlet askerleri, bizim köyün alt tarafında karşı karşıya geliyorlar. Karagöz Çeşmesi’nde büyük bir çatışma çıkıyor. Bu çatışmada askeri birlikler geri çekilmek zorunda kalıyorlar. Sarhacı ve Develi’ye doğru geri çekilen askeri güçlere, atı ile yetişen bir ihbarcı (Kör Mahmut), komutana “Siz kesinlikle bu kaba gürültüye kanmayın. Memedali’nin silahları ilkel birer başıbozuktan ibarettir” diyerek İhbarda bulunur. İhbardan güç ve cesaret alan komutan, tekrar saldırı emrini verir ve ikinci çatışma çıkar. İkinci çatışmada büyük bir katliam yaşanır. Evler yakılıp yıkılır. Kitlesel gözaltı ve sürgünler olur. Bizim köylü Alte hanım ve  kocası yakalanip Harput’a götürülüyor. Alte hanımın kocasn Kali Canike idam ediliyor: Alte hanım ise,  dipcikle  yada zehirlenerek öldürülüyor.
Memedali olayından önce Dumuklu Ali İsyanı oldu. Bu isyanda dedemiz Mamaraş öldürüldü. Askerin zulmünden kaçan nenemiz Hane, kundaktaki bebesini karın üzerinde bırakmak zorunda kalıyor. Geriden gelenler kundaktaki bebeği yanlarina aliyorlar.. Zöre (İko) böyle kurtuluyor! Eğer bir anne bebesini yerinde bırakıyorsa yaşanan vahşetin büyüklüğünü hesaplamak mümkün değil.
 Karın üzerinde bulunan bu bebek(Iko)  büyüdükten sonra Kasımoğlu ailesinden Memedalının amcasının oğlu Yusuf ile evleniyor.
Bir diğer Kürecik İsyanından da dedelerimiz Memet ve Hasan Kardeşlerin Kürne Kalesi’nde Osmanlı’nın askerleri tarafından öldürüldüğünü de  biliyoruz.
Kasımoğlu Memedali İsyanı yöredeki ilk değil. Kürecikliler eskiden beri devletle uzlaşmamış ve bundan dolayı hep çatışmalar yaşanmıştır” diyor

 Taşo Taş – Husski Kuşe´nin oğlu. 9o yaşın üstünde. Tepkin Köyü‘nde oturuyor.
“ . Babam idam edilmedi.
 Babam Memedali ile kader arkadaşıydı. Memedali‘nin yanından ayrılmazdı Memedali idam edildiğinde babam da hapisteydi.  Müebbet hapis cezası vermişlerdi. Daha sonra af yasasıyla serbest bırakıldı.1945 yılında vefat etti. 
Memedali çok gençti. Yiğit bir delikanlı olduğunu babam söylerdi. Dostluğunda kusur etmezmiş. Memedali topluma güvendi. Ama toplumda tam birlik sağlıyamadı. Osmanlıya baş kaldırdı. Askere gitmediği gibi kimseyi askere gödermedi. Vergi vermedi. O zaman askeri kışla Akçadağ’daydı. Akçadağ‘dan defalarca haber salınmış hiç bir şeye aldırış etmemiş. Bu yüzden hükümet büyük bir askeri müfrezeyle Küreciğe saldırmş. Kelanlı‘nın alt tarfında büyük bir çatışma çıkmış. Askeri müfreze büyük kayıp vermiş. Askerin geri çekildiğini babam söylerdi. İkinci çatışmada bizimkiler büyük kayıp veriyor. Çok adam ölüyor. Babam ‘‘Kelanlı  ve Tataruşağı‘nda bazı kişiler bizi ihbar etti‘. derdi.   
Çatışmadan sonra Memedali Alhas tarafına gidiyor.Babam da köyde yakalanıyor. Askeri müfreze günlerce Kürecik‘ten  çıkmamış! Daha sonra her taraf yerle bir edilmiş. Yakmışlar yıkmışlar. Subayın biri Memedali`nin  Konağı  tutuşturmak için gaz istemiş.
 Evin   yataklarına  gaz döküp  tutuşturulunca yangın günlerce sönmemiş.  Konak çok büyükmüş. Bir yanında ev halkı otururken diğer tarafta misafirler ağırlanırmış. Memedali‘nin çocukları  iyi gün görmedi. Yaşamları acı ve yoksullukla geçti.
  Memedali idam edildikten sonra çocuklarına Bilamuşağı‘nda İmam amca (Memedlinin amcası Bozo‘nun oğlu Ören‘e taşınana kadar) sahiplik etti.  Rahmetli İmam amcanın hakkı inkar edilemez. Akıllı ve Yiğit adamdı.
 Ben sık sık Memedaligile giderdim.  Annem bana lahana verip göderirdi.Annem Memedali‘nin çocuklarıyla ekmeğini bölüşürdü. Çok küçük yaşta olmama rağmen ne zaman annem beni gönderse ikiletmeden tepkinden Bilamuşağına  seve seve giderdim. Asaf beni karşılar  ‘‘kardeş‘‘ derdi.  Ben çok sevinirdim. Babalarımız kader arkadaşlarıydı. Yaşça bende cok büyük olmasına rağmen beni yanına oturturdu. Eşi Base beni kucağına alır bir anne şevkatıyla severdi“dedi

Mehmet Dağ ,76 yaşında Bilemuşağı Köyü’nde. Hollandada emekli. okur yazar olmadığı  gencliğinde Antepte hamlık numarası alamiyan Dağ , yağlı boya resim çalişmasiyla Yüz yermi civarinda   tablosu olan ,Okuma yazmayı öğrenen, resim  sergileri açan, ödüller alan, kitap yazan, fotoğrafçılık yapan Dağ, , Kürecik’te bir çok evi ve kişiyi  yağlı boya çalışmasıyla resmetmiş biri .  Ak saçlı bu  adam Kürecik sevdalısı.   O,yaşadıklarıyla canlı bir tarih,Almelo daki evinde oluşturduğu arşiviyle   cok mutlu olan Dağ;
“Amcam Veysal Memedali’nin kirvesiymiş. Biz halen Memedali’nin torunlarına kirve deriz. Memedali’nin Mecitteki konağı yakılınca , Bizim köyde de bir çok ev yakıldı yıkıldn.  Bizim evinde  bir bolümü yanmiş.  Memedali’nin Mecitte’ki konağı çok büyük ve orta yerinde kuppeye benzer bir şekli olduğunu nenem anlatırdı. Nakışlı ve çivit boya ile boyandığını söylerdi. Darendeden özel ustaların geldiğini söylerdi.Konak ateşe verilince  günlerce yanmış.her yer alev ve ateş olmuş. boyanın ve nakışlı ağaçların kokusu göğe sinmiş.
Ben  Memedali’nin çocuklarını tanırim . onlar bende büyüklerdi. Asaf otoriter biriydi. Bozo çok sakin ve duygusaldı. Memedali’nin idamından sonra bozo ağıt yakardı. Bizim köyde ve Demircilerde ağıt yakarken dinledim. Ben cura çalarım, bazan bir çok arkadaşla bir araya gelir  mamko mamko memedali ağıdını birlikte çalar  söylerdik. Bozonon yaktığı ağıtları ezberlerdik. Bozo’nun ağıtları söylemek icin bizler cok bir araya geldik.  Memko mamko Memedali ağıdını şimdi çok değişik söylüyorlar. Çok ekleme yapılmış”dedi
Kasımoğlu Ailesi;
Kasımoğlu ailesi, Osmanlı ile hep çelişkili ve çatışmalıdır. Kasımoğlu ailesinin alevi ve Kürt olması çelişkinin başlıca nedenidir. Kasımoğlu ailesinin Osmanlı’nın alevileri sünnüleştirme politikasına karşı her zaman bir duruşu olmuştur. Dumuklu Ali İsyanı’na, Kasımoğlu ailesinin aktif katılışı, Memedali’nin amcası Bozo’nun,bu olayda Akçadağ jandarması tarafindan öldürülmesinin yanı sıra, Osmanlı’nın Kürtleri imha ve asimile etme anlayış ve tutumuna karşı direnişini kuşaktan kuşağa anlatılanlardan bilmekteyiz. Bu nedenle, Kasımoğlu ailesinin Osmanlı ile sürekli çelişki yaşamıştır.
Bu çelişkiyi bilen Veli Paşa, ‘’Osmanlı ordusundan kaçarak yanındaki 600 atlı ile Kasımoğlu Ali ve Çeko olmak üzere ağır kış koşulları ve çevresinin sarılmasına rağmen Kürecik’e gelip Kasımoğlu’na sığınır. Bu sığınma; 4 Ocak – 2 Şubat 1813 tarihinde gerçekleşir.“ (Kürecikliler Dayanışma ve Kültür Derneği web sayfası)
Veli Paşa ve askerleri, Kürne ve Kürecik yöresinde belirli bir dönem barındı. Bunların yerel halka ağır bir yük olmalarının yanı sıra kendisinin ve askerlerinin yöre kadınlarına taciz ve baskılarının yarattığı öfke sonucu kadınlar bir gece Veli Paşa’nın çadırına baskın düzenleyerek başını kestiler. Osmanlı’nın teslim edilmesini istediği halde töre gereği verilmeyen ancak öldürülerek Osmanlı hiyerarşisine aykırı davranan Kürne ve Kürecik halkı cezalandırıldı. Kasımoğu Ali ve Çeko ile birlikte bir çok kişinin Sivas ve Harput hapishanelerine atıldıkları ve bir kısmının da öldürüldüğü anlatılmaktadır.
Sözlü tarihin kaynağı insandır. Kuşaktan kuşağa değişimler içerse de olayın özü değişmemektedir. Kısaca Osmanlı’nın baskısının, Kasımoğlu ailesini asimile ve entegre edemediği ve sunulan bir çok olanağa rağmen bunu başaramadığı yönünde olduğunu söyleyebiliriz.

NEDEN İDAM EDILDILER!
1915 Yılında Kasımoğlu Memedali ile Kali Cannike idam edildi. Kali Cannike’nin eşi Alte’nın aynı tarihte öldürüldüğü anlatılmaktadır. Kimi anlatımlara göre idam edildiği kimi anlatımlara göre de hapishane kapısında dipçikle dövülerek  yada zehirlenerek öldürüldüğü söylenmektedir. Alte hanım, ister idam edilsin, isterse de işkence ile öldürülsün, sonuç farkeder mi? Suçu; baskıya, zulme, haksızlığa karşı olmak! Harput’ta gerçekleşen bu cinayetle birlikte, Kürecik’in tüm köyleri yerle bir edildi. Yakılan konakların sayısı bilinmez. Katledilen Kürecikli’lerin, yerinden yurdundan edilerek, sürgüne gönderilen ailelerin hesabını yapmak mümkün değil!
Peki neden ?
1- Kürecik halkının alevilik inancı,
2- Kürt kimliği,
3- Ermeniler’e uygulanan katliamlara karşı dayanışmada bulunma ve birlikte hareket etmektir.
Bunun için ,Toplum ağır bedeller ödiyerek  bu tarihsel  süreci  yaşamıştır.  Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının  baskaldırı hareketinin  nedenlerini irdelemek  tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarmak önemlidir.
100 yıl sonra Kürecik toplumunun kendi gerçeğiyle yüzleşmesi ve Ermeni halkıyla dayanışması bu tarihi yükü bir nebze de olsa hafifletir, toplumsal karekteri biraz da olsa özgürleştirir.
İTTİHAT VE TERAKKİ CEMIYETI
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının idamının, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisi var mıdır? Doğrudan ilişkisi vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmeye yüz tuttuğu bir dönemde cemiyetin üstlendiği işleve baktığımızda idamların nedeni tüm yalınlığıyla görülebilinir.
1908 Yılından itibaren İttihat ve Terakki Cemiyeti açıkça milliyetçi politikalar üretmeye başlamıştır. Türkçülük ve müslümanlık anlayışı üzerinden devleti şekillendirme fikri giderek netleşiyordu. Cemiyetin içindeki farkIı düşünen ve cemiyetin kuruluş felsefesine sahiplenenler hızla tasfiye ediliyordu. Türk milliyetçiliği üzerine Ziya Gökalp’ın o günlerde kaleme aldığı şu şiiri yeterince fikir vermektedir. Şiir; tek ırk, tek dil ve tek millet anlayışının çarpıcı bir örneğini oluşturmaktadır;
‘’Bir ülke ki toprağında başka ilin gözü yok,
Her ferdinde mefkûre bir, lisan, adet, dil birdir,
Mebusanı temiz, orda Boşo’ların sözü yok,
Hududunda evlatları seve seve can verir,
Ey Türkoğlu işte senin orasıdır vatanın.
Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye
Sanatına yol gösteren ilimle fen türkündür,
Hirfetleri birbirini daim eder himaye,
Tersaneler, fabrikalar, vapur, tren Türkündür,
Ey Türkoğlu işte senin orasıdır vatanın,“
İttihat ve Terakkinin ayrılıkçı hareketlerin yoğunlaşmasından sonra nasıl bir milli temele yönelmek istediğini ve Türkçülük fikrinin politik ve söylem düzeyinden sonra eylem düzeyinde de nasıl savunulmaya başladığını; ‘‘Milli bilinci uyandırmak için öncelikle Balkanlarda olmak üzere çeşitli vilayetlerde Cemiyetin düşünceleri doğrultusunda eğitim kurumları kuruldu.“ ibaresinden de görmek mümkündür.
Yeni nesillerin Türkçülük milli bilinci ile yetiştirilmesine çalışıldı. İttihat ve Terakki‘nin önde gelen teorisyenlerinden biri olan Ziya Gökalp’ın öncülüğündeki bu eğitim kurumlarına katılabilmek için aşağıdaki şartlar aranıyordu:
1. Türk olmak
2. Türkçülük mefkûresi (fikir–gaye) ile yetişmek
3. Ferdi ve milli bir ahlaka sahip olmak
(Türkiye Araştırmaları Dergisi S. 217)
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının idamlarının nedenini Türk Milliyetciliği fikrinde aramak gerekiyor. Türk ulus devleti kurulurken,toplumu yeniden şekillendirmek gerekiyordu. Türk ve Müslüman sentezi üzerindeki tekçi bir anlayış üzerinde kurulan mantık aynı zamanda baskı, zulüm ve katliamların yolunu açtı. Yapılan baskı ve zulmün kanıksanması için toplumu ortak etmek gerekiyordu! Gayri müslümlerin malları talan edilerek, toplum suça iştirak edildi.
İttihat ve Terakki‘nin bu genel mantığını ortaya koyduktan sonra Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının idamının nedenlerini az da olsa izah etmek mümkün olacak. Türk ve islam anlayışı üzerinde inşa edilen yeni devlet biçimi ilkin Türklük vasfina uygun olmayanları bertaraf etmekle işe başladı. Türklük vasfına uygun olmayan Kürecikliler baskı ve zulme uğradılar. 12 Mart 1915 çekilen telgraf metninde Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının nitelendirilmeleri, üstte belirttiğimiz İttihat ve Terakki anlayışının açık bir göstergesidir.
Telgraf metni!
„Bâb ı Âlî (Osmanlı)
Dâhiliye Nezâreti (İçişleri Bakanlığı> Ek: Kul Seyyid)
Emniyyet i Umûmiyye Müdîriyyeti

Umûmî:
Husûsî: 3
Şifre
Ma‘mûretü'l-azîz Vilâyetine
Darende ile hem-hudûd olan Malatya'nın Akçadağ kazâsına mülhak Kürecik nâhiyesindeki Alevî Kürdlerle civârdan oraya giden birtakım Ermeni askerlerinin bir çete teşkîl ettikleri ve Sivas Vilâyetince ta‘kîb ve der-destleri esbâbına tevessül olunduğu ve Kürdlerin bu vechile dağa çıkarak temerrüdde bulunmaları Malatya me’mûrîninden bazılarının kânûn-şikenâne tazyîkâtından inbi‘âs eylediği ve haklarında lâzıme i ma‘delet tatbîk ve icrâ olunduğu sûretde Hükûmet'e arz ı mutâva‘at ve inkıyâda âmâde bulundukları eşkıyâ re’îsî Mehmed Ali ile rüfekâsı tarafından ifâde kılındığının mevsûkan istihbâr kılındığı Sivas Vilâyeti'nden bildirilmişdir. Serî‘an tahkîkât îfâsiyla îcâb eden tedâbîrin ittihâz ve istikmâli.
Fî 12 Mart sene [1]331
Nâzır
İmzâ
Özet
Malatya'nın Akçadağ Kazası'na mülhak Kürecik nahiyesindeki Alevi Kürtlerle Ermenilerin birlikte kurdukları çetenin reisi Mehmedali ve arkadaşlarının kendilerine adil davranıldığı surette hükümete ita'at edeceklerine dair ifadede bulunduklarına ve durumun tahkikiyle gerekli tedabirin alınmasına dair Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nden Ma'muretül-Aziz Vilayeti'ne çekilen telgraf.
1333.Ca.9
 idamlarının esas nedeni!
1.Emperyalist Paylaşım Savaşı itibariyle yeniden şekillendirililen ulus devlet, Türk ve islam anlayışı üzerinde şekillenmektedir.
Balkanlar’dan Afrika kıtasına dek çok geniş bir coğrafyaya hükmetmiş Osmanlı; milliyetçilik akımları, savaşlar ve biraz da kapitalist emperyalist devletlerin teşvik ve destekleri sonucu Balkanlar’da ve diğer bölgelerde; Yunanistan, Bulgaristan gibi yeni devletler oluşurken toprak kayıplarına uğradı. Ülke bütünlüğünü korumak için ne ümmetçi anlayış ne de din olgusunun artık yeterli olmadığı görüldü. Bu koşullarda devletin en önemli kısımlarına yerleşmiş olan İttihat ve Terakki kadroları, yükselen trend(!) milliyetçiliği resmi ideoloji olarak benimsediler. Tek dil, tek ırk ve tek millet şeklinde ifade edilen Türk Milliyetçiliği; gayri müslimleri, alevileri ve Türkler dışındaki diğer tüm halkları ya yok sayıyor ya da asimile olmaya zorluyordu. Ittıhat ve Terakki’nin bazı kadroları ve anlayışı kurulan cumhuriyetin temel noktalarında yer aldıkları ve yeni devleti aynı anlayış üzerinde şekillendirdikleri için ‘‘Türkleştirme‘‘ anlayış ve tutumu, Cumhuriyet kurulduktan sonra da devam etti. Bu anlayış; 1937-38 Dersim Katliamı’nın temel nedenini oluşturdu.
Kısacası, Anadolu coğrafyasında şekillendirilen Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri, 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın sıcaklığında, 1915 yılında, gayri müslim halka yapılan zulüm üzerinde inşa edildiğini söyleyebiliriz.
Harita üzerinde zor seçilecek kadar yeri olan Kürecik‘i tartışılır kılan neden, isyan girişimine zemin hazırlayan toplumsal karekteridir. Bu toplumsal karekter; ezilen, horlanan, dışlanan; sürgün ve katliamlara uğrayan bir halkın alevi inancı, Kürt kimliğine sahiplenmenin yanı sıra, Ermeni halkına duyulan sevgi ve dostluktur. Osmanlı‘nın baskıcı, katliamcı, inkarcı ve soykırımcı karekteri, bugün Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarını yalnızca haklı kılmamakta, aynı zamanda da ebedileşmesini sağlamaktadır.
Bazıları bu temel olguyu bertaraf ederek Kasımoğlu ve arkadaşlarını; “Osmanlı İşbirlikcisi “ olarak tanımlaması, vicdani bir sorunun ötesinde siyasal olarak da tarihsel olarak da doğru değildir.
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının isyan girişiminin nedenini „ Vergi vermemek, askere gitmemek , emirlere itiat etmemek, alevilik inancının gereklerine uygun davranmak, Kürt kimliğinin inkarına karşı çıkmak, Ermeniler‘le birlikte hareket etmek gibi temel sorunların yanı sıra, Osmanlı devletinin Memedali‘ye sunduğu maddi  olanakları elin tersiyle ittiği“ şeklindeki  özetliyebiliriz. Öyle ise;Memedali‘nin yakalanışına ilişkin zorlama fikirler ileri sürerek “Devlet İşbirlikçisi” diye tanımlayan ‘‘demokrat ya da aydın‘‘ sıfatını kullanan kişilerin değerlendirmelerinin siyasal ve etik yanı olmadigi gibi, Dönemin siyasal, sosyal ve kültürel dokusundan bağımsız düşünen bir “Aydın”ın varacağı sonuç, olsa olsa despotizme ve tiranlığa karşı başkaldırıyı küçümseme olabilir.
Memedali’nin yakalanışının devlet yetkilileriyle yapılan bir antlaşma sonucu olduğunu varsaysak dahi Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının başlattığı Kürecik‘teki isyan girişiminin toplumsal karekterini ve dayandığı inançsal ve ulusal kimliği yadsıyan, ermeni halkıyla dayanışmayı göremeyen biri onlara; ya olandan daha büyük bir işlev yükler yada küçümser! Olay ve olguları, onları saran koşullardan bağımsız olarak nitelemek olsa olsa idealist bir felsefi anlayışla hareket etmektir. Oysa her demokrat ve aydın, her şeyden önce realist olmak zorundadır.
Öte yandan bir isyanın zayıflıklarını irdelemek, öncülerin eksikliklerini dile getirmek doğaldır ve gereklidir. Doğal olmayan; “Bir türkü ile meşhur oldu“ anlayışı üzerinden hareketle Memedali‘yi ve onun şahsında despotizme ve zulme karşı direnme anlayışını kötümsemedir. Sorun bu hareketi yönlendirenin kim olduğu değil, hareketin temel reflekslerini ortaya koyan maddi ve manevi koşullardır. Memedali‘ye duyulan sevginin asıl nedeni, Memedali’yi de kahramanlaştıran isyan girişiminin siyasal- sosyal  içeriği ve sonuçlardır.
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının hayat hikayeleri araştırıldıkça isyanın temel dayanakları kavrandıkça o günün koşularında yarattıkları kıvılcımın önemini hiç bir tartışmaya meyil vermeden görmek mümkün. Önemli olan bu konuda siyasal körlüğü ve kibirliliğin yarattığı küçümseme tutumunu bir kenara bırakarak kendi gerçeğimizle yüzleşerek bir dönemin aydınlatılmasını sağlamaktır.
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının diğer bir özelliği ise harekete toplumsal bir karekter kazandırmak için köy köy toplantılar yaparak herkesin desteğini alma girişimidir. Yapılan toplantılarda o; Osmanlı‘nın kürtlere, alevilere ve ermenilere yaptığı zulmü anlatmıştır.Birlikte hareket etmenin önemine vurgu yapılarak isyan girişimini örgütlediği bilinmektedir.
 100 yıl sonra bir isyan girişiminin taşıdığı zayıflıkları tespit etmek mümkün ama küçük düşürmek, kara çalmak asla kabul edilemez. Kürecik halkı; tarih boyunca baskı ve zulme uğramış, ancak zalime hiç bir zaman boyun eğmemis bir toplumdur. Bu toplumun devrimci kimyasıyla uğraşmak yerine, ona katalizörler geliştirip güçlendirmek, genel demokrasi ve özgürlük mücadelesine katkı sağlamak olacaktır.
Kürecikli kadınlar
Hürü Hanım; Yüz yıl öncesi bir dönemde eğitim almış nadir kişilerden  biridir.  Doğal olarak kendi akranlarının ilerisindedir. Bu nedenle, olay ve olgulara bakış tarzı diğerlerinde farklıdır. Bu farklılık osmanlının oyunlarını önceden görmesine  ve tavır geliştirmesine neden olmuştur.Hürü Hanım’ın; ‘‘Osmanlı‘ya askerlik yapılmaz, askere gidilmez, vergi verilmez“ sözlerinde ifadesini bulan isyankar tutumu yol göstericidir. Bir başkaldırıdır. Kadınların bu isyan girişiminde  de yer aldiklarini göstermektedir.
Hürü Hanım, Osmanlı‘nın zulmüne karşı bir direniş ruhunu geliştirmiş olmasına rağmen; “Memedali karısının sözüyle hareket etti, kadınların aklıyla hareket edilir mi?“ gibi gerici feodal düşüncelerin amacı, Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının isyan girişiminin dayandığı sosyal ve siyasal  karekteri itibarsızlaştırmanın yanı sıra, kadın cinsini aşağılamaya yönelik bir anlayıştır. Bugün günde beş kadının katledildiği bir coğrafyada yaşıyorsak yüz yıl önce kadın cinsinin horlanması ve hiçleştirme mantığının boyutu elbette çok daha büyüktür.
Kadınları hiçleştirme anlayişının  diğer bir  örneği ise,Alte Hanım'ın katlidir. O, aynı diğerleri gibi idamla yargılandı.   Idam cezası aldığı söylenmektedir.  Ama Alte hanım idam edilmedi. O, „bir kadındır“ denilerek idam edilmez.“  Alte hanım, dipçiklenerek yada zehirlenerek öldürülmüştür.
Feodal ilişkilerin ve değer yargıların yoğunluğuna rağmen Kürecik toplumunda kadınların  önemli bir yer tuttuğunu, isyan  girisiminin temel unsurları olduklarini söyliyebiliriz.
 Kürecikli kadınların geleneğinde, “Veli Paşa’ya karşı duydukları kin ve nefret intikam duygusuna döndü. Kuşatmanın bir ya da ikinci gününde “gon” denen bir çadırda kadınlar toplanarak korkunç bir karar alarak uygulamaya koydular. Ellerindeki çadır direkleri ile Veli Paşa’nın çadırına yürüdüler. Uykudan uyanmasına fırsat vermeden başına bedenine darbeler indirerek cansız kalan bedenini keçenin üzerine bıraktılar. Bu yiğit kadınlar Osmanlı‘ya duydukları kin ve nefretin yanında, dokuz aydır varlıklarını kemiren, eşlerinin, kardeşlerinin ve çocuklarının ölümüne neden olan Veli Paşa’yı aşiret töresine aykırı olan teslim etme yerine öldürme yolunu seçtiler.“ Kürecik tarihi dutlu  web sayfasında alınmıştır.


 Elif Asliyüce –(Demirhan ), Dortmund göçmen kadınlar derneği yönetim kurulu üyesi. 

Kadının  adı neden yok!
 Kadını yok sayan anlayış mülkiyet ilişkisinin  ortaya çıkmasıyla birlikte başlar
Mülkiyet ilişkişi  erkek egemen anlayışını geliştirdi güçlendirdi. Kadın ve erkek  hayatı birlikte var etmelerine rağmen, dünya, erkeğin etrafında dönmüş; erkek merkezli hayatta,  kadını ataerkil bakış açısına göre şekil almaya zorlamıştır. Toplumsal cinssiyetteki ötekileştirme,  kız çocuğunu  doğarken şansız kılmaktadır. Bir sükünet düşer doğduğu odaya. Sevinç çığlıkları atılmaz. Bahşişler, muştular verilmez  doğum haberine.
 Ataerkil aile yapısının kadına biçtiği rol; erkeğe  ititat eden, çocuk doğuran, karşı koymayan  olarak görülür. Evinde, köyünde, mahallesinde, işyerinde,  kendisine  biçilen kalıbın dışına çıkmaması telkin edilir. Eğer bu kalıpların dışına çıkarsa, dıştalanır, dövülür yada öldürülür. Kadınlar, uğradıkları  bu şiddete rağmen, her dönem toplumsal olayların içinde  yerini aldılar
Yüz yıl önce Kürecik’te Hürü ve Alte isminde iki kadın Osmanlı‘ya başkaldırmıştır. Hürü o dönemin eğitimli kadınlarındandır.  Yönlendiricidir, Osmanlı’nın zulmüne karşı nasıl davranılması gerektiğini bilir ve taraf olur.  Alte ise isyankardır. Osmanlı’nın zulmüne karşı koyar. Alte ve Hürü’nün hala horlanarak, küçümsenerek anlatılmasının  nedeni, isyana karışan kadınların ataerkil  aile geleneklerini rededişidir. Bu nedenle öldürülmeleride ibret verici olmalıdır. Harput’taki Hapishane’de Alte’ye uygulanan vahşet karşısında insanın dili kuruyor..
Burjuva feodal yönetim  biçimlerinin değişmesi, kadına yönelik ayrımcı politikaların değiştiği anlamına gelmiyor. Türkiye’de ayda yüzü aşkın kadının hiçten sebeplerle öldürüldüğü bir toplumsal hayatın içinde yaşıyoruz.
 Bütün iktidarların ortak yanı, erkek egemen anlayışı üzerinden şekillenmiştir. Osmanlı İmparator‘luğu döneminde kadınana yönelik  ayrımcı, dıştalayıcı, ötekileştirici politikalar günümüzde de devam etmektedir.
Örneğin; İran’da bakire bir kadın idam edilmeden önce cellatı tarafından tecavüze uğrar. Dinsel inançlarına  göre bakire bir kadının ölüm nedeni ve şekli ne olursa olsun cennete gider. Kadın cennete gitmesin diye „tecevüz“ haktır.“ Cennet“  erkek aklıyla parsellenmiştir.
 Ataerkil düşüncenin yaratmış olduğu toplumsal değerlerin reddi;  Kobane’deki kadınların direnişi ile yeni bir sayfa açtı. Kadınların mücadelenin ana unsurları olması salt Kobane‘nin özgürleşmesini sağlamadı. Aynı zamanda İŞİD  barbarlığının kadın bedeni üzerinde yarattığı vahşetin bertaraf edilmesini sağladı. Dünya kadınlarda bilinç sıçraması yarattı.
Bu nedenle,  Hürü ve Alte‘nin anısına sahiplenerek,  Kobaneli kadınların yaratmış olduğu onurlu mücadeleyi geliştirip güçlendirmeliyiz. „dedi







Kürecikte Ermeniler;
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının idamını, Ermeni halkının yaşadığı zulümden bağımsız düşünemeyiz. 1915 Yılı, Ermeniler için de bir ‘milattır‘. Yeni Türk devletinin inşasında asıl baskı, zulüm ve katliam Ermeniler üzerinde tezgahlanmıştır. Türkçülük ve müslümanlık anlayışı, ilkin ‘‘gayri müslümleri“ hedef almıştır. Ermeni tarihi açısından Kürecik‘in yeri az olabilir ama bilinmelidir ki; Kundaktaki bir çok Ermeni bebe, Kürecikli annelerin kucağında sevgiyle bütünleşti. Ermeni bebeler, Kürt bebelerle birlikte aynı anne sütünü içtiler, aynı sevgi ve şevkatı alarak büyüdüler. Adları; Menekşe, Hıdır, Hasan, Hüseyin, Cevahir oldu! Kimi dağlarda kevenlerin arasında bulundu, kimi taş yığınlarının arkasında. Kimi de dağ başlarında kurda kuşa yem oldu!
Kürecik‘in her köyünde Ermeni ailelerin yaşamına ilişkin bir çok anı ve hatıra bulmak mümkün. Ermeni halkının yarattığı değerler büyüklerimiz tarafından anlatılmaktadır. Ermenilerin Kürecik‘te demircilik, kalaycılık, dişçilik, Culfacılık, boyacılık vb. meslekler yaptıkları bilinmektedir. Kürecik halkının, zanaatların çoğunu Ermeniler‘den öğrendiği de bilinmektedir. Bu nedenle; gerek üretim alanında gerek kültürel alanda Ermeni halkının zenginliği iletişimi kolaylaştırırken, iç içe bir yaşamın oluşmasına, akrabalık ilişkilerinin gelişmesine olanak sağlıyordu.
Osmanlılar tarafindan soyu bitirilmek istenen, zulme uğrayan Ermeniler‘e Küreciklilerin sahiplenmesi ve birlikte hareket etmesi kadar doğal ne olabilirdi ki! Baskı ve katliamdan kurtulan bir çok ailenin Harunuşağı, Kasımuşağı, Çerkezuşağı, Kepez gibi köylerde barındıkları ve aile fertleri gibi korundukları da bilinen bir gerçektir. Zulümden, katliamdan kurtulmak isteyen Ermeni anne ve babaların kundaktaki çocuklarını Kürecikli ailelere teslim etmeleri; karşılıklı bir güvenin ve dostluğun ifadesidir. Yalnız bu minicik çocuklar büyüdü, ev bark sahibi oldu ama Ermeni olarak değil ancak Kürt ve alevi olarak! Kürecikli ailelerin amacı bu çocukları alevi inancına kazanmak yada Kürtleştirmek değildi elbet.
Yüz yıl önce Ermenilerin yaşadığı zulmü ve katliamı yaşayan, gören bu halk bu çocukları korudu. Devlet hiç bir zaman bu çocukların bilgisini bu Kürt ailelerden alamadı. Halk bu çocukların Ermeni olduklarını biliyor ve bağrına basıyordu. Burada acı olan bu bebelerin anne sevgisinden ve kokusundan yoksun olmaları ve Ermenice ninni duymadan büyümeleridir. Bu doğal ve insani ilişkinin yarattığı en büyük tahribat bilerek ve istiyerek olmasa da Ermeni çocukların farklı bir dil ve kültür edinmeleridir. Bu acı gerçeğin yanı sıra, İttihat ve Terakki‘nin Türkçü bir devleti inşa ederken; halkı ‘‘gayri müslümlerin“ mallarından faydalanma fikri, Kürecik’te de bazı olayların yaşanmasına yol açtığı büyüklerimiz tarafından anlatmaktadır. Bu tür münferit olaylar var ama, asıl olan;
 Kürecik halkı, Ermeni halkını sevmiş, dost bilmiştir. Yüreğini açmış, anne sütünü paylaşmıştır.
Kürecik halkının bu güçlü bağı, Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının Ermenilerle dayanışmaya girmesini sağladı. Dayanışma ruhu idamla sonuçlandı!
Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının anısına, Bilsen Başaran‘ın dizeleriyle Ermeni halkının insan sevgisini tanımaya ne dersiniz?
SEMAVER KADIN
Gel kuş olalım Aznif, ya da mandolin
Dere sesi olalım çakıllar arasında
Gizlenelim görünmeyelim ay şavkında
                                               -dinle bak-
Hay’ların* telli sesi yankılanıyor hala
Kanın akışkan ağzında.

Resmiyetin sisine gömülmüş o semaver kadın
Çalı çırpı topluyor peştamalına
Dere boylarının yarpuzuna dönüşmüş
Çakıllar, su sesi, kumru tuzakları eteklerinde
Serçelerle ürkmüş, ateşlerle harlanmış /henüz
Gavur Deresi’nin adına ad olmamış günlerinde.



Gel kuş olalım Aznif, ya da mandolin
O kumrular tezene pençeleriyle insinler tellerime
O kumrular o derede bir bir kesilen Hay’ların
Üyküsünü çıplak bir sesle söylesinler
                                                  Serçeler tarihine....

Başı rahimle dünya arasında durmuş bir bebekçe
İpiri hayretler ve endişeler doğururken hayat
Üstüme devrilen o görünmez kütüğün altında debelenen
Ve süresi önceden bilinen bir sınavdır insan olmak

Gel kuş olalım Aznif, ya da mandolin
İnsan sesi olalım Aznif Haylar’ın atlasında
Bir karaca su içerken bir kaynaktan nasıl ürkmezse balık
Nasıl ürkmezse yaprak dalların duldasında
Gel dil olalım Aznif sevgilinin oltasında.
Bilsen Başaran
*Hey ermeniler/gayrimüslimler
Evrensel kültür dergisi say 276

Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının tutumlarının anlamı; “Ve süresi önceden bilinen bir sınavdır insan olmak” dizelerinde saklıdır, diyerek yorumu okuyucuya bırakalım.

Ağıtlar ve Türküler
Ağıt mologtur, bu monolugu yaratan o anki yaşanan olaydır. Ağıtın gerçekleştiği an önemlidir. O an sadece ağıt yakanın değil, aynı zamanda o duygu yüklü anı yaşayan insanlar için de bir özgürleşme hareketidir. Bu nedenle ağıtlar bir isyanı ifade eder. İsyan için bir çıkış yolu arar. Ağıt bugün için bir gerçekliği ifade ederken, aynı zamanda yarını da yaratır ve dilden dile akıp gider.
Kürecik isyanlarını, Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının katlini ve Osmanlı‘nın yaptığı zulmü ağıt yakan ağıtcılarımızın, türküleştiren ozanlarımızın büyük çabaları olmasaydı Kürecik toplumunun kendi gerçeğiyle yüzleşmesi kolay olmayacaktı!
NEDEN?
‘‘Eşkiyalık ve Eşkiya Türküleri‘‘ adlı eserinde Mehmet Bayrak;“ Halk, kahraman olarak tanıdığı kişiyi özlem ve gurur dolu türkülerle ünlendirir ve yaygınlaştırır. Bu yüzden halk kahramanının ünü yayıldıkça adı çevresinde üretilen türküler de çoğalır ve değişime uğrar. Böylece her biri ayrı özellikler taşıyan türküler yani varyantlar doğar.“
Gelisen olay ve olgular  karşısındaki Halkın şiirsel tanıklığını Bedri Rahmi Eyüpoğlu şöyle dile getirir;
Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana südü gibi candan
Ana südü gibi temiz


Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.
Ah bu türküler, Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil,
türkülerde ara Yemen‘i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni
Ben türkülerden aldım haberi
Ah bu türküler, köy türküleri
Mis gibi insan kokar, mis gibi toprak
Hilesiz hurdasız, çırıp çıplak
Dişisi dişi, erkeği erkek
Kaşı kaş, gözü göz, yarası yara
Biçağı bıçak.
Ah bu türküler, köy türküleri
Karanlık kuyularda açılmış çiçekler gibi
Kiminin rayhasından geçilmez
Kimi zehir gibi zemberek gibi.
(…..)
Ah bu türküler, köy türküleri
Ne düzeni belli, ne yazanı
Altlarında imza yok ama
İçlerinde yürek var
Cennet misali sevişen
Cehennemler gibi dövüşen
Bir çocuk gibi gülüp
Mağaralar gibi inleyen
TÜRKÜLER DOLUSU: Dol Karabayir- dol 1974

Ağıtcı Bozo, Kasımoğlu Memedali‘nin oğlu. Babasının idamına, evlerinin yakılmasına, annesinin ve dört kardeşinin genç yaşta ölümüne dayanamadı; ailesini, köyünü, Kürecik‘i terketti. Fırat‘ın kolu Doğma Suyu civarındaki Kürne köylerini kendine mesken eyledi. Askere gitmedi ve evlenmedi. Bir derviş gibi gezdi , ağıt yaktı. 1968 yılında 60 yaş civarında vefat etti. Mezarı Bilamuşağı köyündedir.
Bozo‘nun ağıtları yanıktır. Dinleyeni derinden etkiler. O anın ruhunu yakalar ve tanıklık eder. Çörekleşen yürekleri canlandırır, insan ruhunu tekrardan filizlendirir. Kasımoğlu Memedali‘nin idamını taze tutan ve yeniden dirilmesini sağlayan temel unsur bu olsa gerek!
Bozo, Kürecik halkının duygularını, Malatya, Sivas ve Kayseri halkıyla paylaşmış, aralarında bir manevi ilişki kurmuş, bu duyguların kuşaktan kuşağa akıp gitmesinde önemli bir rol oynamıştır. O, bu özellikleri ve isyancı kişiliği ile Kürecik ve yöresinin ünlü bir ağıtçısı olarak tarihteki yerini almıştır.
Ölen ve öldürülen kişilerin törenlerinde ağıt yakmanın salt kadınlara has bir olgu olmadığını, erkeklerin de ağıtlar yaktığı bir gerçek. Kürecik yöresinde ünlü  ağıtcıları Kasımuşağı‘nda Fate Nene ve Göle, Kepezli Ğaça, Kehyalı Köyü‘nde Canne, Şemşik köyünde Vahap Tekin, bilinen ağıtçılardır. Ağıtçıların cenazelerde Memedali‘ye ve Kürecik‘e ilişkin yaktıkları ağıtlar, manevi bağın kuşaktan kuşağa geçmesini sağlarken Bozo‘nun ağıtlarının da hafızalarda taze kalmasına neden oldular.
Bozo‘nun Ağıtlarını ozanlar türküleştirdi. Haydar Alkaş curasıyla , Celal Bayar, Haydar Erdoğan ve Yusuf Dumlupınar  sazlarıyla  her toplulukta dile getirdiler. Deniz Demirhan piyanonun eşliğinde mamko ağıdını dillendirdi. Değişik estrümanlarla Bozo‘nun ağıtlarını besteliyen daha bircok ozanımız var.
 Kürecikli ozanların dışında Bozo‘nun ağıtlarını besteleyen bir çok sanatçı var. Örneğin;
‘‘Mamko Mamko Ağıdı‘‘nı üç kasette okuyan Garip Dost; ‘‘Tipik bir İnce Memed örneğidir Mamko. Yaşar Kemal, Çukurova’lı İnce Memed‘in romanını üç çiltlik kitapta toplayabildi. Ben de Kürecikli Kasımoğlu Memedali‘nin ağıdını üç kasette topladım. Virgülü de bırakmak yok „ diyordu.             (Özgür Politika Gazetesi)
Ozan Garip Dost‘u bu çalışmasından dolayı kutlarım. Ancak Dost‘un, bu ağıttan bahsederken ağıtın yazar ve bestecisi Bozo’dan habersiz gibi hiç bir şekilde söz etmemesi oldukça yadırgatıcıdır. ‘‘Mamko Mamko Mamadali‘‘ ağıdının sözlerinin Bozo‘ya ait olduğunu söyleyen Hüseyin Dumlupınar; (Bozo‘nun üvey kardeşi Rıza‘nın oğlu); ‘‘Hürü nenemden esinlenerek söylediğini herkes bilir. Memedali ismi, bugün yöre halkları arasında bir köprü görevi görüyor ise, bunda Mamko ağıdının payı yadsınamaz.‘‘ diyerek ağıtın ve dolayısıyla Bozo’nun gördüğü toplumsal işleve dikkat çekmektedir. Bozo, gittiği her cenazede en çok bu ağıdı yakardı. Her ağıt gibi Mamko Ağıdı’nın da süreç içinde bazı değişikliklere uğradığı bilinmektedir.
Bozo‘nun, Kürecik halkının feodal değer yargılarının gazabına uğrayışını anlamak mümkün ama o coğrafyadan bir sanatçının Bozo‘yu anmamasını, siyasal ya da ticari kaygılardan ziyade ancak Bozo‘yu ve yaşanan yüz yıllık tarihsel süreci yeterince araştırmamasının bir sonucu olduğunu düşünüyorum.
Feodal değer yargılarının egemen olduğu toplumsal ilişkilerde zıbın giyerek ailesini, köyünü, yöresini terkeden bir erkeğin dışlanması, hakir görülmesi olağan görülebilinir ama elbette doğru değildir. Bir anlayış ya da tutumun olağan, dahası yaygın olması doğru olduğu anlamına gelmez. Üstelik bir erkeğin zıbın giymesi değil, onu böyle davranmaya iten nedenler önemlidir.
Garip Dost, Bozo‘nun ismini kayda geçirse ve Bozo‘yu sahiplenseydi, aileyi ve Kürecik halkını toplumsal bir sorunla yüz yüze getirmiş olurdu. Bu toplumda bir bilinç sıçramasına katkıda bulunabilirdi. Temennimiz, Garip Dost‘un bu eksikliği gidereceğidir.

İsmet Çelik; Avrupa Kürecik Halk İnisiyatifi’nin Yönetim Kurulu Üyesi
Kasımoğlu Memedali'nin oğlu Bozo'nun yaşamı bize aslında neyi anlatıyor?
“Televizyonların, radyo, telefon, kitap, gazete ve dergilerin henüz yaşamımıza girmediği dönemlerde ''sözlü edebiyat'' toplumun haber alma, eğlenme ve iyi zaman geçirme noktasında aynı işlevi görürdü. Masallar, hikayeler, destanlar, cenkler, klamlar, ağıtlar bu zamanlarda toplumun bu ihtiyacını giderirdi. Yani dönemin medyası ''sözlü edebiyat''tı. Geçmişte yaşananlar belirli oranda abartılarak da olsa, aslında hepsinde de gerçeğin bir parçası bu ''medya'' aracılığı ile topluma yayılırdı. 50 yaşın üzerinde olup köylerde çocukluğunu yaşayanların hepsi işte bu medya aracılığı ile toplumun hafızasını öğrenirdi. Nelerin yaşandığını, nelerin yaşananlar hakkında söylendiğini bu yolla öğrenirdi. Cemaatlerin, özellikle de kış aylarında var olan yoğun boş zamanların temel konuları da bu söylenceler olurdu.
„Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan,
gündelik yaşayan insandır…'' Goethe
Tabi belirtmek gerekir ki; ailede ne kadar ''cemaat adamı'' veya toplum lideri veya toplumun saygınlığını kazanan insan varsa, o aileye bu konularda her anlamda daha yetkin misafirler, dolayısıyla anlatıcılar gelirdi. Bu, toplumun kendi içerisinde oluşturduğu sosyal bir hiyerarşi de olsa böyleydi.
Bu noktadan bakıldığında Bozo'nun sözlü edebiyat anlatıcılarından bir çoğumuza kıyasla çok daha detaylı bilgiye sahip olduğu kuşku götürmez. Bizlere yıllar sonra masal ve hikaye olarak yansıyanların özünü Bozo ve çevresinin çok daha önceleri ve haber olarak güvenilir kaynaklardan öğrendiğini kabul etmek lazım. Sonuçta ''en önemli ve bilgili misafirler''in öncelikle Kasımoğlu ailesine gittiklerini, yörenin sosyal-ekonomik dokusundan görüp-anlamak mümkündür. Dönemin, Osmanlı ile sorunu olanlar başta olmak üzere, çoğu ileri gelenleri de Kasımoğlu ve onun etrafındadır, onunla yoğun ilişkidedir, iletişimdedir. Gerektiğinde dayanışmadadır.
İşte Kasımoğlu Memedali'nin oğlu Bozo, bu ortamda yetişmiştir. Toplumsal olaylardan haberdardır ve bunlara karşı duyarlıdır. Bozo yoğun olay ve eylemlerin içinde dünyaya gelmiştir. Osmanlı’nın zulmünü, babası ve arkadaşlarının bu zulmü bertafar etme planı ve çalışmalarını ilk elden izlemiştir. Bu baskı ve şiddete karşı toplumun çaresizliğini iliklerine kadar yaşayan duygu dolu ve duyarlı, ender görülen bir kişiliktir Bozo.
Bozo babasının katlinden sonra öncelikle yaşamaya devam etme, saklanarak Osmanlı’dan canını korumaya çalışır. Yaşadığı her gün geçmişte duydukları, öğrendikleri ile yüzleşir. Babasını katledenlerden hesap sorulması umudunu korur. Çünkü duyduğu destanlarda yapılan haksızlıkların hesabı hemen her defasında katliamcılardan sorulmuştur. Dürüst ve halkının yanında olanlar, halkı tarafından sevilip sayılanların ahı hiç bir zaman yerde kalmamıştır! Bozo bu anlamda adaletin yerini bulmasını umut eder ve bekler. Ama devlet toplumun nefes almasına izin vermez. Devletin kendi planlaması vardır ve topluma her konuda bunu dayatır. Bu dayatmalar karşısında Kürecik ve çevresinde yaşayan halk ise, bu katliamı bir an önce unutma çabasındadır. Topluma göre unutmamak yeni bir katliamın davet edilmesidir!
Bozo ise bunu kabullenemez. Kürecik, Nurhaq, Kürne ve Balya halkının telaşını görüp buna karşı yaptığı ilk itiraz, en yakın akrabaları tarafından ve devleti aratmayacak biçimde şiddetle bastırılır. Kendisinin ve kardeşlerinin topluma tekrar babası gibi önderlik yapma şansı kalmamıştır. Gün gelir Bozo artık bu duruma tahammül edemez. Yörede ''özeleştiri'' anlamında kullanılan bir erkeğin kadın elbisesi giymesi pratiğini seçer. Bu ''yöresel özeleştirinin'' toplumun bilincinden çıkmaması için genelde giyilen fistan yerine Bozo zıbın (üç-etek) giyer. Herkesin de bu durumu görmesi için plan yapar ve köyden zıbın giyerek ayrılır. Giydiği zıbını herkes görmeli ve herkes kendine pay çıkarmalıdır, Bozo'ya göre. Bozo, zıbınını ilk uğradığı Kalıkan köyüne kadar üzerinden çıkarmaz. Bu yol ile topluma aslında ilk çarpıcı mesajını vermiştir Bozo.
Babası 1915 yazında idam edildiğinde 4-5 yaşlarında olan Bozo, diğer kardeşleri ve diğer aile bireyleri gibi, gelişmeleri yakından izlemektedir. Babası ve arkadaşlarının katledilmesinden önceki Kürecik ve çevresinde yaşanan tüm katliam ve zulümleri; kısmen hikayeleştirilmiş sözlü anlatımlardan duyduğu ve öğrendiğini tüm yaşamında sergilediği tavır ve yaktığı ağıtlardan anlıyoruz. Bu nedenle devlete karşı olan güvensizliği, kini ve acısı; sadece babasının idam edilmesine dayanmaz, daha derin nedenleri vardır. Babasının katledilmesi ile daha önceki katliamlardan duydukları, tüm kardeşlerinde olduğu gibi onda da devletin terörcü niteliğinin çok çarpıcı biçimde bilince çıkmasına neden olur.
Bu bilinç; tüm kardeşlerinin genç yaşlarda, hiç kimsenin anlamadığı ve gerekçe bulamadığı bir biçimde ölmüş olmasıdır. Bu ölümler doğal ölümlerden ziyade, bilince çıkmış ve çok derin olan acılar karşısındaki çaresizlik ve bu çaresizlik karşısında yitirilen ''yaşama sevincidir'' aslında. Yaşamın anlamsızlığının, baskı, şiddet ve ağır adaletsizlik karşısındaki çaresizlik ve umutsuzluğun birleşiminden ortaya çıkan ruhsal bir durumdur.
Bozo, diğer kardeşlerine göre biraz daha fazla yaşadıysa eğer bunu; derdini, acısını fırsat bulduğu her yerde dile getirmesi ve başkalarıyla paylaşmasına borçludur. Bu paylaşımı ağıtlarla dile getirmesi ve ağıtlarını duyan herkesin kendisinin mesajını alması, deyim yerindeyse Bozo'nun ömrüne ömür katmıştır! Gerçekten de Bozo nerede ağıt yaktıysa ağlamayan, gözyaşı dökmeyen, Bozo'nun acısını yaşamayan kalmamıştır. Açıktır ki bu bir acı paylaşımıdır. Paylaşmak isteyen amacına ulaşmıştır. Her dinleyen de Bozo'nun yanık sesiyle söylediği, ağıt olarak dile getirdiği mesajları kısmen de olsa almıştır. Acısını paylaşmıştır Bozo'nun.
Yaşam hikayesinden de anlaşıldığı gibi Bozo, devletin vahşi ve katliamcılığını bizzat babasının katledilmesinde, daha sonra da kendisi de dahil kerdeşlerini katletmek için her yerde aradığını her gün yaşayarak görür, kavrar. Daha önce devletin katliamcılığı konusunda duyduğu söylemleri her an ve en derinden yaşayan biridir. Sadece kendi yaşamından endişe değil, kardeşlerinin yaşamlarının da her an tehlike altında olduğu bilinciyle yaşayan bir insandır o. Her an devlet güçlerince yakalanma ve katledilme korkusu, kardeşlerinin başına gelebilecek olası benzer durumu düşünen ama çare de bulamayan bir insan. Kürecik ve çevresindeki halkın, babası Memedali'nin katledilmesi ve daha önceki katliamları bir an önce unutma telaşı ile toplumsal hafızadaki topluma dayatılan ve yaşatılan baskı, şiddet ve onursuzluğu bir an önce hafızasından silme anlayışı karşısında çaresizliği birkaç kat daha artan bir insandır Bozo. Ermeni katliamını ve bu acıyı görerek-duyarak yaşayan, giderek Kürt inkar ve imhasının devlet politikası haline getirildiğini bizzat yaşayan duyarlı bir ozan. Belki de bu acılardır onu ozanlaştıran, bilinmez.
Bilinen odur ki Bozo, duyarlı kişiliğiyle sadece ağıt dahi söylemiş olsa, yörenin önemli bir ozanıdır, ağıtçısıdır. Acıların anlatıcısıdır. Bozo'nun yaşamı tümüyle acıdır, dramdır. Bu dram, bu acı, devletin Bozo'ya direk yaşattığı acı ile sınırlı değildir. İçerisinde yaşadığı toplum giderek devletin yerel sözcüsü ve şiddet uygulayıcısına dönüşmektedir. Devlet sözünü aslında defalarca söylemiştir ve artık Kürecik halkı, en başta da yakın akrabası olan erkekler kendilerine verilen rolü oynamaya başlamışlardır.
''Kürne köyleri'' olarak bilinen köylerde yıllarca yaşayan Bozo, burada sadece bir ''ağıtçı'' olarak sevilip-sayılmaz. Aynı zamanda ''eline, beline, diline sahip bir insan'' olarak da tanınır. ''Bir yatağı ve birkaç da kap-kacağı dışında hiç bir şeyi yoktu'' der Kürne köyleri onun hakkında. Acı yaşayan, devletin kendileştirdiği akrabalarının yanına gitmeye dahi korkan bir derviş gibi yaşar yıllarca Bozo. Baba acısı, kardeş, ana, eş-dost hasretiyle, Tohma boylarında.
Sadece sesi, sözü ve kişiliği de değildir Bozo'nun sevilmesinin-sayılmasının nedeni. O fiziki olarak da ''delikanlı, yakışıklı''dır aynı zamanda. Ama yaşadıkları karşısında evlenmeyi hiç düşünmez. Bu konuda gelen öneri ve tekliflere dahi kapalıdır. Bunlara gülmez bile. Nedenini yaşamında dile getirmemiştir Bozo. Ama bugün anlıyoruz onu; yabancıların elinin yetiştiği, istediği gibi kurcaladığı ve kurduğu bir yuva mı? Yaşamın her alanını kuşatan, çevreleyen ve her şeyin sahibi olduğunu defalarca kanıtlayan devlete ''kul olmak'' mı? Buna itirazdır Bozo'nun yaşamı. Kendi değerlerinin yozlaşmasına, çürümesine ve toplumun dış şiddete boyun eğmesine karşı zıbını giymekte de, evlenmemekte de, askere gitmemekte de, vergi vermemekte de, avazı çıktığı kadar bağırmakta da haklıdır Bozo. Bugün çok daha iyi anlıyoruz Bozo'yu ve yaşam felsefesini.” ismet çelik



Bozo’nun Ağıtlarından Birkaç Seçme
Bozo‘nun babası icin yaktığı ağıtları bazı değişimler içerse de ağıdın içeriğini değiştirmemektedir. Türkçe ve Kürtçe olarak kuşaktan kuşağa, dilden dile akarak gelen Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının isyanını canlı kılan ağıtlarından bazılarının yazılı hali şöyledir;



“KASIMOĞLU MEHMET ALİ”
Kara çadır yan veriyor,
Orta direk şan veriyor,
Haberciler haber dağıtıyor,
Benim Mehmet Ali can veriyor.

Benim begim mehmet Ali
Hökümetin datlı dili,
Aşiretin gonca gülü,
Gözü kör olsun padişahın,
Nasıl astırdı o bir gülü


Kara çadır is’mi tutar,
Beşli martin pas’mı tutar,
Mehmet ali ne yatarsın
Yoksa Hüri bacın yas mı tutar.

Benim begim mehmet Ali
Hökümetin datlı dili,
Aşiretin gonca gülü,
Gözü kör olsun padişahın,
Nasıl astırdı o bir gülü.

Mehmet Ali tek yoldaştır,
Hökümetin datlı dili,
Aşiretin gonca gülü,
Gözü kör olsun padişahın,
Nasıl astırdı o bülbülü.

KASIMOĞLU
Biner atın iyisine,
Sürer yolun kıyısına,
Harput’ta bir beg asılmış.
Haber verin dayısına.

Lavo Lavo Mehmet Ali
Güle sehrâ Mehmet Ali,
Aşiretin gonca gülü,
Mencelisde datlı dili.

Biner ata, at yakışır,
Yola çıkar yol yakışır,
Ağa beglerle konuşur,
Güççük çaplı ile dövüşür.

O dağında, bu dağında,
Kan süzülmüş dudağında,
Harput’ta bir beg asılmış.
Kasımoğlu oymağında.

Mavi salvar bacağında.
Çaplı tüfek kucağında,
Harput’ta bir beg asılmış,
Kasımoğlu oymağında
Kamber Yücekayanın 1972 yılında üniversite bitirme tezinde alınmıstır.(kürecik adlı kitapta)



La konaxan aw gir kirin 
Dayik xangan xizmat kirin 
Şan naminî la we dawlate 
Çavla Kasimoxlu gawr kirin 
 
Kasimoxlu qişlak çê kire 
Ja gundan askara xwe topkire 
La hambare dujmin sakinî 
Aw mana Kurmancê kire
 
Dastî xwe hûn giştik ba havdin 
Hûn re rayi askerê madin 
La hambare dawlatê bisakinin 
                              Ja axi xwe hûn vamaqatin 
 
Kasimoxlu askara xwe anî 
La Nale Ordê pusu danî 
Dujmin hate wedare ye 
Askara dujmin bila kire ye 
 
Dilê min î vî şahino 
Davirê la sare çano 
Kasimoxlu sari halanê 
Sakine la hambara dujmino!
 
Mamo Mamo Mahmadali 
Tu ba salan pirî zarî 
 La dujminî vî çirkire 
Askara dujminî bila kire 
 

Mahmatali gotke ma ja birmakan 
Torenê ma hûn girbikan Ja 
Kurmancê fadi makan 
Zimanî dujmin beli makan 
Torenema maja birnakan 
Dawlate xa e çê bikan 
Kaski sur û zariî ba bayrax kan 
Awna malixayî ava dakan
Şîn an jî kilama ku li dû Mamadalî hatiye gotin:

li me çi tê, li me çi tê
deh gund lênîştin li cirîtê
 Mamadalî dil şewitand lo
çav roniyê eşîretê

lo lo lawo Mamadalî
here lawo Mamadalî
tu gencî bîst û çar salî lo
eşîr ji derdan dinalî


li Enqerê têlê xistin
li Meletî ar vêxistin
xeber kete eşîretê lo
Mamadalî bi dêr xistin

lo lo lawo Mamadalî
xwang ji derdê te dinalî
çavê dijminan birijin lo
ku tu kirine vî halî

Aqçadaxê Aqçadaxê
hêlek bostan hêlek baxê
çaxa çend nefer ketin nav lo
kirin qewldarê tem’r axê

lo lo lawo Mamadalî
hurî ji derdan dinalî
çavê dijminan birijin lo
ku tu kirine vî halî

Mamad êlî serî ra kir
yekbûn nav êşîrê çê kir
êrîş kir ser Osmaniya lo
bindestî qe qebûl ne kir
 mamko mamko Mamadalî

heval rindo çi delalî
cîran ji derdan dinalî lo
genco tu bîst û çar salî
 memo memo Memedalî

gula zere Memedalî
valikê spî tesmekarî lo
hurî ji derdan din
Şîna bermalê Mamadalî Xurîyê:
 Mamadalî ezê dinalim

tu tuneyî qurban
ezê bê halim
kezeba min têşiye
hurî ‘me ez hurî‘ ya te
hêstirên xwe dimalim
hêstirên xwe dimalim.

Mehmet Bayrak’ın; ‘’Kürt Müziği, Danslar ve Şarkıları’’ ile ‘’Eşkiyalık ve Eşkiya Türküleri’’ kitaplarında ise şu ağıtlara yer verilmiştir:

KASIMOĞLU MEMEDALİ TÜRKÜSÜ

Seni vuran Kürt müydü,
Kurşunları çift miydi?
Vurduğunu aramıyom
Acap o da yiğit miydi?
Aman aman Memedali
Aşiretin gonca gülü
Öldürdüler oğlan seni
Seni vuran dağlı mıydı?
Kurşunları yağlı mıydı?
O da attı seni vurdu
Senin kolun bağlı mıydı?

Geceden baskın bastılar
Dar ağacına astılar
Kasımoğlu Memedali
Bayrama kurban kestiler.
O dağında bu dağında
Küçük çaplı* kucağında
Harput’ta bir bey astılar
Akçadağ’ın oymağından
Memo Memo Mehmedali
Tu genci bistışaş Sali**



Aşiretin gonca gülü
Biner atın iyisine
Gider yolun kıyısına
Harput’ta bir bey astılar
Haber verin dayısına

Kara çadır is mi tutar
Gömüş kılıç pas mı tutar
Anan ağlar bacın ağlar
Elin kızı yas mı tutar

Seni asan dağlı mıydı?
Hem ipleri yağlı mıydı?
Eloğlu seni asarken
Senin kolun bağlı mıydı?
Öderm‘ola öderm’ola
Benim konağım tüterm’ola
Başkasından umudum yok
Esef*** yerim tutarm’ola

Yüce dağın kırcısıyım
Mor koynunun birincisiyim
Beni soran olur ise
Ben Memedali’nin bacısıyım

*Küçük çaplı: kısa tüfek
**Yirmialtı yaşında bir gençsin
***Esef: Memedali’nin oğlu Asaf
Kaynaklar: Sarız’ın Dallıkavak köyünden Şükrü Bayrak’tan derlendi



Memedalî
Biner atın iyisine, biner atın iyisine lo
Sürer yolun kıyısına
Harput ta bir genç asmışlar, Harput ta bir genç asmışlar lo
Haber verin dayısına
Memko memko Memedalî
Hawer rindo çi delalî
Çiran je derdan dinalî lo
Gênco tu bîstuçar salî
Hurî je derdan dinalî lo
Gênco bîstuçar salî

Geceden baskın bastılar, geceden baskın bastılar lo
Dar ağacına astılar
Qasımoxlu Memedalî, Qasımoxlu Memedalî lo
Bayramda kurban kestiler
Memko memko Memedalî
Hawer rindo çi delalî

Çiran je derdan dinalî lo
Gênco tu bîstuçar salî
Hurî je derdan dinalî lo
Gênco tu bîstuçar salî

Bir seherin şafağında, bir seherin şafağında lo
Gitti gencecik çağında
Körpe gelin kadan alsın, körpe gelir kadan alsın lo
O dağında, kucağında
Memko memko Memedalî
Hawer rindo çi delalî
Çiran je derdan dinalî lo
Gênco tu bîstuçar salî
Hurî je derdan dinalî lo
Gênco tu bîstuçar salî

Çavkani (kaynak): Garip Dost
Gotin û Muzîk: Gelêri
Xwendekar (Okuyan): Garip Dost
Berhevkar (Derleyen): M. Bayrak
Nivîsî (yazıya Geçiren): A. Alxasî

Memedalî
Demê demê dem Elî ye
Demê demê dem Eli ye
Serê çavan çar kanî ye
Goçan le ser rê danîye
Elî dem e, dem Eli ye
Oy oy oy oy

Deştê Kirbe ê be ber e
Tofanekê girtîye ser e
Lawkê min dixawaze were
Tornê heziretî Pêxember e
Lo lo lawo Memedalî
Here lawo Memedalî
Tu gencî bîst ü pênc salî
Eşîret je derdê te denalî
Here lawo lawo lawo

Le Enqre têlê xistin
Le Meletî fener vîxistin
Xeber kete eşîretê
Gotin Memedalî be darê xistin
Here lawo Here lawo
Aşiretin gonca gülü
Hükümetin datlı dili
Hükümetin gözü kör olsun
Oy oy oy oy

Le me çi tê, le me çi tê
Dê lêniştin le cirîtê
Memedalî sana yandım
Çifte kumrular görünce
Here lawo lawo lawo
Here lawo Memedalî
Tu genc î bîsti ü pênc Salî
Eşîret je derdê tedenalî
Oy oy oy oy
Kara çadır yan veriyor
Orta direk an veriyor
Huri Xatun sana yandım
Memedali can veriyor
Here Lawo Memedalî
Tu genc î bist û pênc Salî
Aşîret je derdê te denalî
Oy oy oy oy oy

Lo lo lawo Memedalî
Xwang je derdê te denalî
Çavê dijminan birijin
Ku tu kirne vî halî
Here lawo Memedalî
Tu genc î bîst û pênc salî
Eşîret je derdê te denalî
Oy oy oy oy

Axcadax e Axcadax e
Hêlek bostan hêlek bax e
Çaxa çend nefer ketine nave
Kirine qewildari Temîr Axa
Lo lo lawo Memedalî
Tu genc î bîst û penc salî
Eşiret je derdê te denalî
Here lawo Memedalî
Oy oy oy oy

Tekst û muzik: Gelêrî/Strana Aqcadax-Meleti
Berhevkar (Derleyen): Ali Alxasî
Çavkanî (Kaynak): Hêvî, hejmar: 21/1997


Mamo Mamo Memedalî

We dî ku Yêzîda le me çir kirin, we dî Yêzîda leme çir kirin
Mala me be serê me da ar kirin
Ku van Yêzîda be me kirin, ê ku van Yêzîda beme kirin
Le Kerbelê le îmam Husên nekirin
Memo memo Memedalî, memo memo Memedalî
Çitilî Yêzîdan tu dekuştin, tudekirne vî halî

Hêlê Meraş pêdegîne, hêlê Merşa pêdagîne
Meraş hilanî girî û şîn e
Hele hun halî Meraş bibînin, hela hun halî Meraş bibînin
De xwîna gêncê me da bûye golek xwîn e
Memo memo Memedalî, memo memo Memedalî
Le te pirs deken te pêçikir wanî
Mûso tû ke pêçikî le vê partîyê,Mûso tû ke pêçikî le ve partîyê
Tu dezani ku ev partîya je me ra nîni qe tu rehetîyê
Her kesekî cenazê xwe dîn ingê deben,
                                                   Her kesekî cenezê xwe dîn ingê deben
Kanê lingê te tuni leortê oy
Memo memo Memedalî, memo memo Memedalî
Çitolî Yêzîdan hun dekuştin. Hun dekirine vî halî
Ev çitolî îş in ev çitolî hal in, ev çitolî îş in ev çitolî hal in
Le rûyê olaya Meraşê em giştik ê tal in
Ku xwîn le canî me heye, xwînê sur lecanî me heye
Em heyfê gêncê xwe le xan nalin
Memo memo Memedalî, memo memo Memedalî
Le te pirsdeken te pêçikir wanî

De rake rake Alî serî xwe rake, de rake rake Alî serî xwe rake
Tu mîna çar-pênc mehan berê de Sulatnê mêzi nake oy
Yêzîdan de xwînê da tu bêlîsiz kirîye,
Dake tê te de xwînê da nasnake
Memo memo Memedalî, memo memo Memedalî
Le te pirs deken te pêçikir wanî
Ortê Meraşê pêda dar e, çatê Meraşê ê giştik be dar e
Hinî dûz e hinî xar e oy
Ev qanli Meraş ê ku debên, ev  qanli Meraşê ku debên,
Le pêş çavê me giştin bûye mar e
Memo memo Memedalî, memo memo Memedalî
Çitolî Yêzîdan tu dekuştin, tu dekirine vî halî




Mistefa çawiş î din bûye be emirê kal e,
Yûsif çawiş kuştin be emirê kal e
Fatma Ofikan din bûye, Fatma ofikan ê sewa Mûse hêstiran demale
Tê ku destê wan xiş bibi,tê ku destê wan xiş bibi
Dû ra şewitandin tu dekirine xali
Memo memo Memedalî, memo memo Memedalî
Çitolî Yêzîdan tu dekuştin dekirine vi halî

Çavkani (Kaynak): Aşiq Turabî
Gotin û Muzîk: Aşiq Turabî
Xwendekar (Okuyan): Aşiq Turabî
Berhevkar (Derleyen): M.Bayrak
Nivîsî (Yazıya Geçiren): A. Alxasî

Bir diğeri ise; Ankara Devlet Konservatuarı tarafından derlenmiştir.
Mehmet Ali

Ören'in dar sokakları
Arga'nın ak suvakları
Ben bu dertten kurtulursam
Yıkarım bu konakları

Mehmet Ali Mehmet Ali
Memleketin gonca gülü

O dağında bu dağında
Kan akıyor dudağında
Harput'ta bir genç vurmuşlar
Kasımoğlu ocağında
Mehmet Ali Mehmet Ali
Memleketin gonca gülü
                            Ömer polat- MALATYA







 İrfan Dayıoğlu, Avrupa Kürecik Halk İnisiyatifi’nin Yönetim Kurulu Üyesi

KASIMOĞLU MEHMED ALİ OLAYI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
                                                                                                              “Şu Nurhak’ ın dağı yüce
                                                                                                                 Ben ağlarım gündüz gece
                                                                                                                  Cenazemi kaldırmayın
                                                                                                                    Aşiretim gelmeyince”
“Tarih zulümler, acılar, baskılar ve güçlülerin kıyımlarıyla doludur. İhanetin her devirde kol gezdiği, sultanlara uşaklığın insanlığa ve hakka ve adalete hizmetten yeğ tutulduğu sayısız örneklerle doludur. Ne var ki yine tarihin her döneminde, kul olmaya karşı çıkan, onurunu çiğnetmeyen halklar ve önderler de var olmuştur ve bu kahramanlar yenileceklerini de bilseler inançlarından dönmemişlerdir. İşte Kasımoğlu Memedali de  bu yiğitlerden, bu öncülerden biridir.
Tarihin her döneminde mazlumların çığlığı olanlar bilirler ki, mücadele sonucu yenilseler de gelecek kuşaklara yenilgileriyle birlikte eğilmemiş bir baş, bitmemiş bir kavga ve bir yiğit duruş bırakacaklardır. Bıraktıkları bu miras sayesindedir ki, onların ardılları yeniden, bırakılan bayrağı devralacaklardır. Nitekim bu hep böyle olmuş ve “dipten gelen dalga” misali tarih boyunca çoşkun bir sel gibi akıp gelmiştir bu direnişler.
Bize düşen ise bu direnişleri gün yüzüne çıkarmak, zalimlerce yazılmış tarihin yerine mazlum halkların kendi kanıyla yazdıkları insanlığın gerçek tarihini gün yüzüne çıkarmaktır. Bunu başaran topluluklar gelecekte de tüm zalimliklere başkaldırarak yaşamaya devam ederler.
Aydınlar, tarihe ve yaşadıkları topluma karşı sorumludurlar. Bu sorumluluk ve tarihsel yük nereden geliyor, neden taşınıyor, nasıl taşınmalıdır? Bu ağır yükün aydının sırtına binmesinin nedeni, aydınların özel niteliğinden kaynaklanır. Çeşitli sınıfların bağrından gelmekle birlikte, ‘eğitim görmüş olma’ ortak paydasında birleşmeleri, insanlık tarihinin bilgi birikimini özümsemiş olmaları ve geleceğe yönelik öngörülerde bulunabilme yetenekleri, topluma karşı sorumlu davranmayı, onu aydınlatmayı gerektirir. Bu pozisyon, onları, yaşadıkları toplumun ilişki ve çelişkilerini, sınıfların çıkarlarını, örgütlü tepkilerini; bilinçli ve kararlı şekilde yansıtan kesim olarak öne çıkarır. Aydınların aldıkları tutumun, yaşadıkları topluma karşı sorumluluk ya da sorumsuzluklarının tarihsel önemi de, buradan doğar.
Tarih bilimi, toplumsal bellek oluşturmak bakımından önemlidir. Her topluluk kendi tarihini merak eder. Tarih, siyaset bilimi, sosyoloji veya felsefeye oranla daha politik bir hüviyete haizdir. Bu bakımdan her ideolojinin kendine özgün bir tarih telakkisi ve metodolojisi vardır. Köleci, feodal, kapitalist ve neo-liberal dönemlerde hükümdar, aristokrasi ve burjuvazi gibi egemen güçlere sadık kalan bir tarih öğretisi söz konusuyken, Marx ve Engels ile birlikte köleler, serfler ve proleteryanın çıkarlarını esas alan eleştirel bir tarih yazımı ortaya çıktı.
Egemenler tarafından zulme uğramış bir topluluk olarak biz Kürecik halkı da artık kendi tarihimizi kendimiz yazacak bilgi ve donanıma sahibiz. Yeter ki, isteyelim. İstemek başarmanın yarısıdır. Artık egemenlerin yazdığı  ve dolayısıyla yanlı ve yanlış olan tarihe karşı objektif bir bakışa sahip ezilen, dışlanan, aşağılanan toplumsal gerçekliğimizi ortaya çıkarmanın zamanı gelmiştir. Avrupa Kürecik Halk İnsiyatifi’nin oluşması en azından kendimizi tanımamız anlamında tarihsel bir adım olmuştur.
  Her sınıflı toplum gibi coğrafyamızda egemen olan devletler, inançlar ve etnisiteler, boyundurukları altında tuttukları toplumsal kesimlere karşı zulmü uyguladılar. Zulmün olduğu yerde bu zulme karşı direnişin yaşanmış olması da doğaldır. Ancak egemenlerin tarih yazıcıları bu direnişleri hep karalamıştır. Bu kadim topraklarda her dönem olduğu gibi, Osmanlı zulmüne karşı da direniş her zaman var olagelmiştir. Bu zalimler iktidarına karşı direnenlerin başında da elbette sistem dışı kalmayı seçmiş inanç toplulukları mensupları gelmektedir. Osmanlı her ne kadar hep tüm inançlara müsamahalı davrandığını söylese de gerçek öyle değildir. Gerek vergilendirmede, gerek askere almada, gerekse de devlet yönetimine almada her dönem İslam dışı topluluklara menfi davranılmıştır. Güven duyulmamıştır ve fırsat bulundukça bu kesimlere zulüm yapılmıştır.
Özellikle 16. Yüzyılla birlikte İslam hilafetini de ele geçiren Osmanlı, İslam dışı inanç topluluklarına karşı zulmü boyutlandırmış, buna karşı da söz konusu topluluklar çeşitli dönemlerde Osmanlı’ya karşı öz savunma amaçlı direnişler, isyanlar geliştirmiştir. Egemenler sadece fiziki katliamlarla yetinmemiş, bunun yanında ezdikleri toplulukları kendi öz değerlerinden koparmak amaçlı asimilasyonu da uygulamışlar ve birçok topluluğu bu biçimde içlerinde eriterek yok etmişlerdir. En çok asimilasyona tabi tutulan inançların başında bizim de mensubu olduğumuz Kızılbaş-Alevi inancı gelmektedir.
Siyasal sistemleri, düşün hayatını, bilimi, sanatı, hukuku ve toplumsal hayatı belirleyip yönlendirerek gerçekleri gizleyen egemen resmi ideolojiler, iktidar erkine hizmet etmeyen herkesi ve her şeyi olduğu gibi, tarih boyunca Kızılbaş-Alevi inancını da demokratik komünal değerlere dayalı olan köklerinden; adalet, eşitlik, özgürlük, ortakçılık ve kadın eksenli özelliklerinden uzaklaştırmak ve bu inanca mensup insanları bölüp parçalayarak kendine yabancılaştırmak, inancına ve etnik aidiyetine  hakaret ederek ve kara çalarak yasaklamak, tarihinin öz ve biçimini çarpıtarak bu kadim  inancı tanınmaz hale getirmek için, fiziki ve kültürel katliamlar başta olmak üzere, denenmedik yol bırakmamışlardır. Bizans döneminden, Selçuklu‘ya, Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine ve günümüze kadar bu politikalar farklı biçimler alsa da özünde aynı amaçla devam etmiştir. İçinden geçmekte olduğumuz tarihsel süreçte de aynı politika  planlı, bilinçli ve sistematik olarak sinsi bir biçimde sürdürülmektedir.
Fakat Kızılbaşların tarihi sadece katliamlar ve ihanetler tarihi değildir. Aynı zamanda var olmak için direnmenin de tarihidir. Bu tarihsel inkar ve imha politikalarına karşı direnişte, 1240’ta Babai ayaklanması, 1420’lerde Şeyh Bedreddin, Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa dönemindeki başkaldırılar, Koçgiri ve Dersim´de Seyid Rıza, Alişer ve eşi Zarife, Nuri Dersimi ve de Sakine gibi diğer şehitlerin direnişleri de demokratik uygarlık tarihimizdeki onurlu yerlerini almışlardır. Tıpkı Bektaşi Veli, Hallac-ı Mansur, Nesimi, Baba Tahir-i Üryan, Ebul Vefa-i Kurdi, Eba Müslim-i Horasani, Suhreverdi, Babek, Mazdek, Hürrem, Pir Sultan ve daha niceleri gibi.
İşte bu şehitlerimizden ve yol açıcılardan bir tanesi de Kasımoğlu Mehmed Ali’dir. Yukarda ismini saydığımız başkaldırılar ve katliamlar yaşananların tümü değildir. Bölgemiz Akçadağ-Kürecikte de aşağıda adını anacağımız veya anmadığımız onlarca katliam ve katliamlara karşı direniş yaşanmıştır. Bütün diğer şehitlerimiz gibi Kasımoğlu Mehmed Ali’de direnme geleneğimizin yaşamasında yol açıcı olmuştur. Her dönemden daha çok Osmanlı’nın gerileme dönemi olan 1800’lü yılların başından itibaren, Kürtlerin entegrasyonu, asker alma ve vergi toplama çabası hep sorun yaratır.
Kürtlerin yaşadığı tüm coğrafyada yaşanan sorunlar  Kürecik’te de yaşanmaya başlandı. Osmanlı, birinci paylaşım savaşına girince ekonomik ve insan gücü bakımından oldukça zayıfladı. Her savaşta olduğu gibi savaşın yükünü halka yüklemeye çalıştı. Ağa ve boybeylerinin nüfuzundan yaralanarak halktan, at, asker ve erzak ister. Aynı istekler Kasımoğlu Mehmed Ali’ye de  iletilir. Küreciklilerin o güne kadar ödemediği vergiler ve asker istenir. İstenen askerlerin içinde Memed Ali de vardır. 24 yaşındaki Memed Ali askere gitmeyi kabullenemez.  Başta eşi Hürü hatun ve çevresi de aynı görüştedir. Zaten Kürecikliler askere gitmekten bıkmışlar. Çünkü giden gelmiyordu. Yakalanıp askere götürülenler için çaresizliklerini, “Ku hat xadane maleye Ku nahat sadaka saleye”(Gelirse evin sahibidir, gelmezse yılın sadakasıdır.) deyimi ile dile getiriyorlardı.
Kürecik, zulme karşı isyanın adıdır !
Kürecik yerleşim olarak çok eskiye dayanmaktadır. Bunu Kürecik’te bulunan tarihi kalıntılardan anlamaktayız. Ferik kalesindeki kalıntılar, Harunuşağı’ndaki merdivenle inilen ve Gavur Deliği denilen  mağara, Yine Harunuşağı Beypınar’ındaki kayalıklardaki yazılar bunun en bariz göstergeleridir. Kürecik tarihini incelerken Akçadağ , Kürne ve Kürecik olarak birbirinden ayırmak oldukça zor ve olanaksızdır. Çünkü bölgede yaşayan topluluklar etnik köken, inanç boyutu ve dil olarak birbirlerinden ayırt edilemezler. Aynı kültürel değerleri taşırlar. Bu toplulukları farklı düşünmek olası değildir. Kürecikli yaşlıların anlatımları da bu yöndedir. Bugün sünni olan toplulukların geçmişte alevi oldukları ve tamamının Kürtçe konuşuyor olmaları, gelenek ve göreneklerinde aynı davranışları göstermeleri, bunun önemli kanıtlarıdır.
Kürecik’li yaşlılar Dersim’in Erzincan-Fırat havzasından geldiklerini söylerlerdi. Dersim, bugünkü Tunceli ili ile sınırlı değildir. Dersim, Safevi devletinin en uçtaki eyaletidir. Muş Varto, Erzincan, Sivas, Elazığ, Bingöl’ün bir kısmı, Malatya, Maraş bölgesini kapsayan geniş bir alandır.
Osmanlı Padişahı Yavuz, 1514 tarihinde İran'a karşı (o dönemde İran'da Şah’ın iktidarı var) bir sefere çıkar. Bu sefer sırasında yol güzergahı üzerinde bulunan alevi Kürtler katliam korkusundan, dağlık alana sığınırlar. Bu aşiretlerden bazıları; Arapkir, Divriği, Kangal, Gürün, Akçadağ ve Elbistan’ın sarp dağlarına yerleşirler. Kürecik Aşireti’de bu dönemde bugün yaşadığı alana yerleşmiştir.
Diğer önemli bir konu ise, Kasımoğlu isyanından önce Aşiret’in Osmanlı Hükümdarlığını asla kabul etmediği ve o güne kadar 5 defa Osmanlı ile karşı karşıya geldiğidir. Bunlar: 1780-1790 Asafoğlu olayı, 1800’de Veli Paşa olayı, 1833-1840 yöredeki Şötükli, Nermikanlı, Parçikan, Atmalı, Kürne, Kürecik ve 1840’larda Arga (Akçadağ) aşiretlerinin başkaldırısı, 1863-1866 saydığımız aşiretlerin yanı sıra Maraş, Malatya, Adıyaman, Dersim ve Bitlis’den bazı aşiretlerin başkaldırıları, 1895 Dümüklü olayı, 1914-1915 Kasımoğlu İsyanı’dır.
Dümüklü Ali Olayı’nı H. Nedim Şahhüseyinoğlu şöyle değerlendiriyor;  „Akçadağ’ın Kürne-Kürecik aşiretleri, yüzyıllardan beri iç ayaklanmalar gerekçe gösterilerek baskına uğramışlar, evleri yağmalanmış, erkekleri öldürülmüş. Kadınlar dul, çocuklar öksüz ve evsiz kalmışlar. Devlete, ağa ve beylere güvenleri kalmamış. Yeni kurtarıcı aramışlar… Aradıkları ve bekledikleri  kurtarıcının doğaüstü gücü olmalıdır… Osmanlı yönetiminin ve ağaların, beylerin, eşkiyanın hakkından gelmelidir. Adaleti sağlamalıdır. Evet Mehdi olmalıdır. (…) Dümüklü Olayı böyle bir ortamın ürünüdür.“ (N. Şahhüseyinoğlu: Kürecik, Ank. 1993,s. 63 Aktaran Mehmet Bayrak))
Görüldüğü gibi Kürecik aşireti nerede zulüm varsa orda karşı koymuş ve bedeli ne olursa olsun mazlumun yanında durmaktan, zalime karşı direnmekten geri durmamıştır. Adeta Kürecik ismi zulme karşı isyanın adı olmuştur. Bu dün de böyleydi, bugün de böyledir ve yarın da böyle olacaktır.
Yukarda saydığımız isyanlardan birisi de Akçadağ İsyanı’dır.
Ermeni yazarı Garabed Toursarkisian‘ın kaleme aldığı ve Archag Tchobanian’ın 1897 yılında Fransızcaya çevirdiği “Zeïtoun, depuis les origines jusqu'à l'insurrection de 1895” adlı eserinden şöyle yazıyor: “AKÇADAĞ SAVAŞI 1849 yılına doğru Akçadağ Kürdleri, çevre bölgeleri işgal etmeye, yakıp/yıkıp talan etmeye ve Sivas bölgesini tehdit etmeye başladılar. Türk hükümeti onlara boyun eğdirmek istiyordu. Başvezir’in kendisi İstanbul’dan 50.000 gibi büyük ordu ile bölgeye geldi. Osmanlı Ordusu dört bir yandan Akçadağ’ı kuşattı ve şiddetli saldırılarda bulunmaya başladı. Kürdler dağlara çekilerek ve boğazları tutarak Osmanlı Orduları’nı bir çok defa geri püskürtüler. Ezilmiş, yenilmiş ve yıpranmış Osmanlı Ordusu, yeniden savaşa başlama kabiliyetini göstermiyordu. Fakat, Kürdler’e boyun eğdirmek zorunluydu. Zira Kürdler’in zaferi daha önceden Türk hükümatine karşı bağımsızlıklarını ilan etmek için isyan halinde olan tüm aşiretleri cesaretlendirecekti. Kürd isyancılarının hakkından gelmek için hükümet mecburiyet karşısından Zeytun Ermenilerinden yardım istedi. Bu yardımın karşılığında Zeytunlu Ermenilere ayrıcalıklar verecekleri sözünü verdi. Zeytunlular hükümetin önerisini askeri güçlerinin Osmanlı ordusuna katılmaksızın, kendi prenslerinin komutasında bağımsız bir güç olarak savaşa katılması şartiyle Kabul ettiler. Sadrazam Zeytunluların şartını Kabul etti, Kürdlerle Ermeniler arasında savaş başladı. Deli Keşiş (Ermenilerin üzerine bir çok şiir ve şarkı söylediği bir şahıstır. Aso)  Bağdat’tan yeni geri dönmüştü ve uzun yılların tecrübesine sahipti. Zeytun prensleri 400 savaşçıdan oluşan bir birliği oluşturarak komutasına Deli Keşiş’i getirdiler. Zeytunlular Akçadağ Kalesine tırmanarak Kürdlere ilk darbeyi vurarak kaleyi ele geçirdiler. Zeytunlular Kürdleri katliamdan geçirerek her şeylerine el koydular. Aynı dönem de diğer cephe de Osmanlı Ordusu Kürdler karşısında yenilgiler alıyordu. Zeytunlular kaleyi ele geçirdikten sonra arkadan Kürdlere saldırdılar ve onlara pek çok büyük kayıplar verdiler. Kürdler arasında bir panik başladı ve kaçmaya başladılar. Ancak ondan sonra Türk Ordusu Akçadağ dağlarına girebildi ve intikamı almak için evleri yakmaya ve kaçanları öldürmeye ve boğazlamaya başladılar. Başvezir, Zeytun Ermenileri’nin kabiliyetine ve cesaretlerine hayran kaldı. Bu arada diğer isyancı aşiretlere boyun eğdirmek için Zeytunlular’dan ordusunun öncü birlikleri için bir askeri birlik oluşturmak istedi. Deli Keşiş, Başvezir’in niyetini öğrenince askeri birliğine ganimetlerini almalarını ve gece Osmanlı ordusunu aşarak Zeytun’a geri dönme emrini verdi. O günden beri Akçadağ boyun eğdi ve Zeytunlular’a karşı derin bir kin besledi. Bu zafer, Zeytunlular’ın diğer müslüman aşiretleri arasında itibarını artırdı. Fakat, Türk hükümeti Zeytunluların kendisine yaptıkları hizmet karşılığında ödüllendireceğine, tüm gücünü kullanarak Zeytunluları ezmeye çalıştı”(age, sayfa 103-105) Sonuç olarak açık bir şekilde görülmektedir ki, Akçadağ Kürtleri Osmanlı devletine karşı büyük direnişlere geçmiş ve katliamlara uğramışlar” ( Aktaran Aso Zarosyan)
Kasımoğlu bir halk kahramanıdır
Kasımoğlu Osmanlı’ya başkaldırırken eşi Hüriye'nin desteği tamdır. Desteğini şu sözlerle gösterir; “Sen Kasımoğlu olacaksın, Kürt ve Kızılbaş olacaksın Osmanlı’ya asker ve vergi vereceksin! Sana yakışır mı?”
Kasımoğlu isyanı 1914’ün sonu 1915’in başlarında başladı. Kasımoğlu Memedali 24 yaşında olup zengin bir ailenin oğludur. Elbistan’ın Alxas Aşiret reislerinden Süllüzadeler (Kocolar) Kabilesinden Hüriye hanımla evlidir.
Ancak Kasımoğlu bu isyandan önce Veli Paşa olayına da karıştığı için Osmanlıyla arası açıktır. Osmanlı ise Balkan savaşında yenik çıkmış ve birinci dünya savaşına zorunlu girmiştir.
Osmanlı’nın asker ve vergi istemini kabul etmeyen Memedali, çevre köylere haber göndererek Kelanlı köyünde bir toplantı düzenler. Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu anlatır ve Osmanlı’nın isteklerini aktarır. Kendisi Osmanlı’ya karşı direneceğini belirtir ve herkesten kendisini desteklemelerini ister. Toplantıya katılanların bir kısmı, ‘hükümete karşı çıkmayalım’ der. Sonuçta karşı çıkma kararı alırlar. Memedali ve arkadaşları topladıkları az sayıdaki milisle üzerlerine gelen müfrezelerle Körsüleymanlı köyünün alt tarafında çatışmaya girerler. Çatışma kısa sürer. Bir çok Kürecikli ölmüştür, kimisi ise yaralıdır. Bazıları gizlenirken, Memedali, Alhaslı’ya gidip sığınır, amacı Zeytun’e gitmektir. Kimi Memedali’nin yakalandığını, kimileri de bir yüzbaşı arkadaşının haber gönderip “gelip teslim olursa kendisini kurtarırım” şeklindeki söylemine güvenerek teslim olduğunu söylemektedir. Memedali, yakalandıktan sonra Harput’a götürülüp 1915 yılında Kali Cannike ve karısı *Alte ile birlikte idam edilirler. Kimileri idamdan kurtulsa bile mahküm edilirken kimiside sürgün edilir. Sürgünlerden Memedali’nin teyzesinin oğlu Kali Cune ise Konya Ermenek’e sürgün edilerek 2,5 yıl orada kalır. Körsüleymanlı Köyünün Balolar’ın evi dışındaki bütün evler ile Memedali’nin konağı yakılır. Balolar’ın evi ise daha önceleri Başyurt’ta çıkan bir çatışmada yaralanan bir yüzbaşıyı Zale Bale tedavi ettiği için yakılmaz.
Hüriye hanımın bu isyanda eşi Memedali’ye verdiği desteği bazı kesimler yanlış değerlendirerek Kasımoğlu’nun eşi Hüriye'nin etkisinde kalarak, başkaldırı kararı verdiğini şeklinde değerlendirmişlerdir. Bu yaklaşım yüzeyseldir. Bu yaklaşım, aynı zamanda isyanın önderi Memedali’yi  küçümsemekte ve isyanın büyüklüğünü, gösterilen cesareti, kararlılığı gölgelemektedir. Yine bu yüzeysel ve temelsiz yaklaşım, bu isyanın sınıfsal, ulusal ve inaçsal yönünü görmezlikten gelmektedir.
Bu yüzeysel yaklaşımların etkisinin yanısıra devletin bilinçli olarak uyguladığı politikalarla bu isyan gizli kalmış ve bugüne kadar kamuoyuna fazla yansımamıştır. Halbuki ilk çatışmada Alibek Demirel, Halil Çolak ve Ali Mordeniz başta olmak üzere birçok insan öldürülmelerine ve daha sonra Harput’da asılan Kolloyi Canıke, eşi Alte hanım ve  Kasımoğlu idam edilmelerine rağmen, egemenler ve işbirlikçileri sanki hiç bir şey olmamış gibi olayın üstünü örtmüş, toplumdan gizlemiş ve gizleyemediği durumlarda da küçümsemiştir.
Kahramanlarını unutan milletler başka milletlere kul olurlar.
Biliniyor, tarih hep dönemin egemenlerince yazılır.  Genel adlandırmayla mazlumların dönemin zalimlerine karşı direnişleri de o dönemin egemenlerince yalan yanlış yazılmış ve gerçek tarihi kaleme alanların eserleri de, egemenlerin ardılları tarafından yok edilmiştir. Toplumların bellekleri silinmiş, insanlığın gerçek tarihinin yerine yalanlarla, egemenleri öven, zalimlere karşı direnenleri ise karalayan bir tarih anlayışı ikame edilmiştir.
Kendini yazar sanan ve bugünde devlet ideolojisini savunmayı kusur görmeyen bazıları, ısrarla Memedali isyanının ne Kürtlük, ne Alevilik adına ne de haksızlığa karşı yapılmadığını belirtiyorlar. Argümanlardan birisi Kürecik aşiretlerinin tamamının katılmadığıdır. Oysa her isyanda, her direnişte egemenler içerde kendilerine hizmet edecek hainler bulmuşlardır. O dönem devlet, bazı aşiret ileri gelenlerini yanına aldı. Osmanlının Tataruşağı ağası Mahmut ağa gibi ihanetçileri, tıpkı bugünkü ihanetçiler gibi kendi halkına karşı kullandığı bir gerçektir. Ancak bu böyledir diye haksızlığa ve zulme karşı isyan edenleri küçümsemek gerekmiyor.
Ne mutlu ki Memedali’nin torunları bugün gerçeği iğne ucu ile kuyu kazarak ortaya çıkarmaktadırlar. Ne mutlu ki, Memedali’nin direniş geleneği, torunlarınca Kürdistan dağlarında yaşatılıyor. Gerçeklerin gizli kalmayacağı bir kez daha hükmünü icra etmiştir. Ölümünden yüz yıl sonra Kasımoğlu Memedali’nin takipçisi olmakta kararlı Avrupa Kürecik Halk inisiyatifi; yaptığı alan araştırması, tanık anlatıları ve bugüne kadar olay hakkında yazılanlardan da yararlanarak Kasımoğlu Memedali olayına açıklık getiren elinizdeki bu kitabı hazırlamıştır. Avrupa Kürecik Halk İnisiyatifi, kahramanlarını unutmayacak ve unutturmayacaktır.  Yaşatacaktır. Kendi halk değerlerimizi, kendi tarihimizi ortaya çıkarmak ve yeniden toprağımıza, özümüze dönmek için elinden geleni yapacaktır.”
Not: bu yazıyı hazırlarken en çok H.Nedim Şahhüseyinoğlu’nun Kürecik Adlı kitabından yararlanılmıştır. Irfan dayioglu
·          Alte hanımın idam edilmediğine ilişkin daha önce düzeltme yapılmıştı.

 İsmet Çelik
Devletin kullandığı şiddet
“Çoğu medeniyet korkaklık üzerine kurulmuştur. Korkak olmayı öğreterek medenileştirmek epey kolaydır. Cesaret standardını düşürürsün. İstekleri sınırlarsın. İştahları denetim altına alırsın. Ufkun etrafını çitle  çevirirsin. Her faaliyet için bir kanun yaparsın. Kaosun varlığını inkar edersin. Çocuklara bile yavaş yavaş   nefes almalarını öğretirsin. Evcilleştirirsin.”  Frank  Herbert
Devletin düzenli ve sistemli olarak kullandığı şiddet, tarihte olduğu gibi günümüzde de devam etmektedir. Tarihte ortalama 15-20 yıl aralıklarla kendi hedeflerine hizmet edecek biçimde kullandığı katliamlar, Cumhuriyetle birlikte daha da sıklaştırılmıştır.
Katliamlar ve açık şiddet kronolojisi
1837-1839'ların ortalarında Dersim-Malatya-Akçadağ (Arxa) hattında Osmanlı tarafından gerçekleştirilen 2 büyük Kürt-kızılbaş katliamının detayları hakkında sadece Alman general Moltke ve Fransız gezgin Poujoulat'ın rapor ve tanıklıklarından öğreniyoruz.
Ermeni yazarı Garabed Toursarkisian’ın anlattığı 1849 yılındaki Malatya-Akçadağ katliamı ise Zeytunlu Ermenilerinin çeşitli vaatlerle  devreye sokulduğu bir katliam olarak tarihe geçti.
 1894 ''Dummuklu Ali Olayı'' olarak bilinen katliam. Bundan 21 yıl sonra Kasımoğlu olayı gelir ki; devletin planlı-programlı ve tarihin en büyük soykırımlarından ''Ermeni Soykırımı'' da bu yıllarda başlar.
1919-1921 de Koçgiri'deki ilk ulusal anlamdaki Kürt başkaldırısı sonrasında gelen katliam devreye konulur.
22 Ocak 1921'de sistemle bütünleşmeyen Çerkes Ethem, kısa süre sonra 29 Ocak'ta Mustafa Suphi ve 14 yoldaşının katledilişi gündeme gelir.

1924 Nasturi Katliamı (Nasturiler Hristiyan Kürtler'dir); 12-24 Eylül 1924 arasında Nasturi bölgesindeki (Şemdinli harekatı) katliam operasyonu düzenlenir.

1925 yılı Şubat-Nisan ayları arasında Şeyh Said önderliğinde ayaklanan Kürtlerin başkaldırı önderi asılır. Akabinde katliam başlar ve gayri resmi kayıtlara göre katledilenlerin sayısı 15 binden fazla, yakılan-yıkılan köylerin sayısı ise 337'dir.

Bu katliamdan sonra ise Takrir-i Sükun Yasası çıkarılır ve Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde idamlar, sürgünler, birbirini izler.

''İstiklal Mahkemeleri" ile başta Kürt bölgelerinde dizginsiz bir terör uygulanır. Bu mahkemeler, düzene muhalif tüm kesimleri susturmanın, sindirmenin aracı haline dönüştürülür. Dönemin Kastamonu milletvekili A. Kadir Kemal'ın açıkladığı: "Korkup çekinmeye lüzum yoktur. İcap ederse, bu memleketi kurtarmak için 500 bin kişiyi idam etmeli ve bundan asla çekinmemelidir." söylemi pratikleştirildi. Bu katliam amaçlı mahkemelerin kaç kişiyi astığı kayıtlara geçirilmez ama gayri resmi rakamlar korkunçtur. Kimi araştırmacılara göre bu sayı, kurtuluş savaşında ölenlerden daha fazladır (32 bin). Sadece iki yılda bilinen, Şark İstiklal Mahkemeleri 420, Ankara İstiklal Mahkemesi 240 idam cezası vermiş olmasıdır.

Ağrı'da halk 1926-1930'da ayaklanır. Ayaklanmanın ilk döneminde katledilen Kürt sayısı resmi olarak 15 bin'dir. Gayri resmi rakamlar 47 bin civarındadır.

1938'de Dersimde 90 bin Dersimli Kürt katledilir. Bu döneme kadar olan yaklaşık 17 Kürt ayaklanmasının hepsi acımasızca katliamlarla sonuçlandırılır.

33 Kürt Köylüsünün katledilmesi 1943 Temmuz ayındadır.

1955'in 6-7 Eylül'ünde, devletin paramiliter güçlerince planlanan şovenist bir kışkırtmayla azınlıklara yönelik yağma ve katliam gerçekleştirildi. Gayri-resmi açıklanan rakam yüzün üzerinde Rum katledildi. 73 kilise, 1 fabrika, 8 ayazma, 2 manastır, 3584'ü Rum vatandaşlara ait olmak üzere 5538 gayrı menkul yakılıp yıkıldı. 70.000 TC vatandaşı Rum bu yolla göçertildi.
19 Şubat 1969: 6. Filo'nun İstanbula gelişine itiraz eden halka, devletin organizesindeki paramiliter güçlerin saldırısı sonrasında 2 kişi öldürülür, yüzlercesi yaralanır.

1 Mayıs 77 de İstanbul Taksim Meydanına toplanan 500 bin kişinin bulunduğu alan taranır. 37 ölü, onlarcası yaralanır.

20-24 Aralık 1978'de katliam yeri Maraştı. Burada yine devletin her zaman elinin altında katliamlar için tuttuğu faşist güçler devredeydi. Alevi halkımıza karşı gerçekleştirilen bu katliamda, resmi rakamlara göre 111 kişi katledildi, 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı.
4 Temmuz 1980 de ise yer Çorum. Devletin sivil-resmi güçleri 30 Haziran'da saldırıya başladı. Toplam katledilen 50 kişidir. 12 Eylül Faşist darbesi ve toplumsal manada uyguladığı şiddet ve yaratılan mağduriyetlerin detaylarına girmeyeceğiz. Önemsiz gördüğümüzden değil, canlı olarak hafızalarımızda yaşadığına inandığımızdan dolayı.
Faili belli cinayetler, işkenceler, gözaltında kayıplar, köy yakmalar, köy boşaltmalarla bir milyondan fazla insanın göçertilmesi-sürgünü hepimizce bilinen devlet politikalarıdır. Tüm bunlar siyasi değilmiş gibi algılanır ve Deniz, Yusuf, Hüseyin, Sinan, Mahir ve arkadaşları, İbrahim, Haki, Mazlum, Erdal Eren idamları ile çatışma yaratarak devrimci ve yurtseverleri başta olmak üzere sayıları binleri bulan saldırı ve eylemlerle katlettiklerini sadece ''siyasi nedenler''e bağlar.
2 Temmuz 1993'teki Sivas Madımak katliamı, iki yıl sonra 12 Mart 1995 Gazi Mahallesi katliamı ve Kürdistan’daki ilçe ve kasabalardaki irili-ufaklı kuşatmalar, ülke genelindeki devlet politikalarının protesto edildiği yürüyüşlere devletin katliamcı yaklaşımı da herkesin hala hafızasındadır. Bu amaçla çıkarılan ve değiştirilen yasaları saymakla bitiremeyiz.
28 Aralık 2011 tarihinde adres Roboski oldu. Sivil ve günahsız olduğu bilinerek 34 Kürt çocuğu katledildi.
Devlet bu tarihten kısa süre sonra ise bu kez Rojava’da Kürt halkının kazanımlarına yöneldi. DAİŞ eliyle Şengal, Kobane işgal ve katliamlarının planlarının ve silah-personel lojistiğinin-takviyesinin devlet tarafından yapıldığı herkes tarafından bilinir.

Devletin şiddet politikalarının bölgemize yansımaları
Şiddet; güç, zorlama ve baskı uygulama yoluyla, bedensel ya da ruhsal zarara neden olan söz, yaklaşım, tutum ve hareketlerin tümüdür. Dolayısıyla, sadece saldırganlık ve kaba kuvvet içeren tutum ve davranışlar değil; hakaret etmek, aşağılamak, tehdit etmek, ekonomik özgürlüğünü kısıtlamak ve zorla bir şey yaptırmak gibi, kişinin kendisine olan saygısını, kendisine ve çevresine olan güvenini azaltan; korku, kaygı ve rahatsızlık hissetmesine sebep olan söz, tutum ve davranışlar da şiddet tanımının kapsamı içinde yer alır. Şiddetin; fiziksel, cinsel, duygusal, sözel, ekonomik ve politik olmak üzere birçok çeşidinden söz etmek mümkündür.
Şiddetin toplum içinde, toplum tarafından nasıl sunulduğu, nasıl kabul gördüğü de önemlidir. Çünkü kabul gören şiddet de meşrudur. Hatta şiddet genellikle bir yaşam biçimi olarak benimseniyorsa sorun olarak görülmez ve sorun çözmenin bir aracı olarak onay görür. (ERGİL 2001:40)
Toplum mühendisliği; Basitçe zihin mimarlığı veya daha komplex bir ifadeyle ''toplumsal psikolojik bilinç mimarlığı'' denilen faaliyetir. Uygulama; toplum geneline, dar topluluklara veya kişilere karşı yürütülebilir. Toplum Mühendisliği, toplumun demografisinde, sosyal dokusunda, tarihten gelen yapısında değişiklik yapmak, tepkilerini, nefretlerini, isteklerini, sevgilerini, tutkularını ve kitlesel şekilde ifade ettiklerini duygularını yönlendirebilmek, kontrol altında tutabilmek, paralize edebilmek gibi yetileri içeren iştir. Böyle bir meslek dalı yoktur. Toplum mühendisliği, çeşitli meslek dallarından oluşan bir ekip tarafından, finansal destek, koruma, iletişim ve başka araçlar yardımı ile gerçekleştirilebilir. Daha çok askeri ve istihbari alanlarda kullanılan bir terimdir.
Kendisine dayatılan açık şiddet karşısında kendi onurunu ve şerefini koruyabilme, savunabilme gücü olmayan toplum doğal olarak içe kapanır. Dışarıdan dayatılan ve her anlamda onurunu rencide eden şiddet karşısında içine düştüğü-zorlandığı onursuz yaşamaya tepki olarak gösterdiği ilk şey ''unutma''dır. Sanki böyle bir gerçeklik yokmuş ve hala onuru ve şeferiyle yaşıyormuş tutumu almak olur. Şiddet arttıkça iç tepki de artmaya başlar. Bu iç tepki, bireylerin olanlar konusunda birbirlerini suçlaması, kendi aralarında suçlu arama ve giderek bu içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları dayanılmaz durumu aşmak için, yeni iç düşmanlar çıkarmaya yönelir. Çünkü kendisine yaşatılan onursuzluğun nedenini kendinden güçlü olandan (devletten), asıl suçludan soracak gücü ve takati yoktur.
Yukarıda sıralanan katliamlar kronolojisi aslında toplumun bilinçaltındadır. Orada yapılan her şey kayıtlıdır, devletin de istediği budur. Burada kayıtlı olan devletin saldırısıdır, işkencesidir, halkın genç çocuklarını savaşa götürüp ölmelerine neden olmaktır, vergi adı altında halkın emeğiyle yarattığı değerleri askeri zorla almaktır, köy ve konak yakmadır, ev ve dükkan talanıdır, cezaevidir, inançsal ve kültürel asimilasyonlardır, zorla din ve dil değiştirmedir, tehdittir, karalamadır, katliamdır. Tüm bunların yanında tekelinde tuttuğu kamusal ekonomik gücünü ve iş (istihdam) ve mevkileri de ''havuç-sopa'' politikası amacıyla planlı ve programlı uygulamasıdır, pratiğidir. Aslında devlet kendini tek tek bireylerin dimağına böyle nakşetmiştir. Gerisini bu hafızayı adeta genlerine işlemiş olan toplumdan bekler.
Hükmedenler konuştuktan sonra
Hükmettikleri konuşacaktır.”
B. Brech
Toplum bu bilinçaltıyla hareket eder ve ''doğal savunma refleksi''ni işleterek ölümü, yok olmayı değil, ''ne pahasına olursa olsun yaşam''ı seçer. Mesela devletin bu ısrarlı şiddet dayatması karşısında kızılbaş olmayı ilk etapta, adeta bir lüksmüş gibi bırakır. İnkar eder, takkiye ile ve bu yolla bu tarihi değerinden vazgeçtiğini dışavurur. Böylece kendisine olası bir katliam getirme tehdidini-tehlikesini saf dışı ettiğine inanır. Sonra kendi yaşamına tehdit olarak gösterilen Kürt olmayı da bırakır ve ''ne mutlu Türküm diyene!'' sloganını haykırır. Ernemi ve diğer katliama uğrayan, ezilen halklara da sistem diliyle yönelir. Neki, ''onlar zaten kendileri suçlu'' olur birden. Kasımoğlu Memedali ve sonrasında kendisine ve çevresindeki halklara yaşatılanlar ''Ne yaparsa yapsın, devlete baş kaldırılmaz. Ona karşı gelen suçludur.'' anlayışını geliştirir.
Bu açıdan baktığımızda Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının katledilmesinden sonra Kürecik ve çevresinde yaşayan halkımızın takındığı tutumu anlamaya başlarız. Bozo'ya karşı tutumunu da anlamaya başlarız. Devlet, Kürde ve aleviye karşı özellikle kullandığı açık şiddeti, psikolojik harbi de devreye sokarak perdeler. Mesela Kürdü ve kızılbaşı bir yandan her türlü şiddetle istediği konuma getirmeyi ihmal etmezken, diğer yandan laikliğin devletin temel prensibi olduğunu durmadan nutuk eder, söyler. Bu söylem aslında ''havuç politikası''dır. Bu yöntemle topluma demiştir ki ''Ne kadar yaşayacağın, nasıl ve nerede yaşayacağın, ne yapacağın dahil her şeyin bana bağlı. İstediğim gibi olacaksın, başka yolun yok.'' Toplum da bu talimatın ne demek olduğunu görmüş-anlamış ve kendini de buna göre zoraki olarak yapılandırmıştır. Bu giderek devletin kullandığı açık şiddetin toplumsal alana ''meşru şiddet'' olarak yayılmasına, kabul edilmesine de zemin olmaya başlamıştır.
Bozo'ya en yakın akrabalarından başlayarak yapılan haksızlık ve baskılar, karalamalar ve itibarsızlaştırmaların ve ona karşı girişilen şiddetin hepsi aslında devletin şekillendirdiği toplum psikolojisinin dışavurumudur.
Devletin topluma adeta ''ilahi güç'' olarak kabul ettirdiği şiddetten korunmak, daha fazla haysiyet ve onuruyla oynamasını engellemek için aldığı tutum ''öz disiplin'' olarak bir tür ''öz savunma''ya dönüşür. ''Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek'' tam da bu anlamda söylenmiştir. Çocukları, emek ve ürünleri, kadınları, tarla, bağ-bahçe ve dağları ve son olarak da yaşamları, yani insan olarak, birey olarak sahip oldukları her şeyin devlet tarafından her an alınabileceği korkusu toplumun tüm hücrelerine işlenmiştir.
Kürecik-Nurhaq-Kürne-Balya yaşam değerlerinde ''haksıza baş eğme'' yoktur. Kasımoğlu Memedali ve arkadaşlarının katli sonrasında 1970'li yıllara kadar yaşanan süreç dışında bu duruşa rastlanmaz.
Bu süre, yukarıdaki katliam kronolojisi perspektifinde değerlendirildiğinde göreceğiz ki; bu dönemde yöre halkı örgütlülükten tamamen koparılmıştır ve kelimenin tam anlamıyla takattan düşürülmüştür. Belirttiğimiz coğrafya ''bu dönem de takkiye yapmış ve 'laik' olduğuna kendisini inandırdığı CHP'nin neredeyse topluca yanında olmuştur'' diyebiliriz. Bu bize aslında tarihteki Kürt-kızılbaş alaviliğinin müslümanlığın kılıcı karşısında yaşamını koruma içgüdüsüyle ''biz de müslümanız, ama aleviyiz'' takkiyesinin ikinci kez tezahürüdür ve anlaşılır bir pratiktir.
Açıktır ki bu dönemin tüm sosyal-siyasal, kültürel, ekonomik, toplumu ilgilendiren her alanda araştırılması ve kırılma noktalarının açığa çıkartılması zaruridir. Avrupa Kürecik Halk İnisiyatifi olarak kurulduğumuz günden beri sürekli ve her yerde dile getirdiğimiz ''Kürecik Halk değerlerine dönüş, öze dönüş, kendi değerlerimizde tekrar buluşma...'' söylemimizin temel gerekçesi işte bu noktadır.
Bizim yaşam alışkanlıklarımız ve değerlerimiz ''dış güç'' olduğu açık olan devlet tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılmış. Bize ait olan her değerde bir kırılma yaratılmış ve kırılan değerlerimizin yerine de kendi değerleri bize dayatılmıştır. Bu kırılmaların yerine konmak istenen ve bize yabancı olan değerlerle bugün hala kan uyuşmazlığı yaşadığımız biliniyor. Ne dayatılan bu değerleri içselleştirebilmişiz ve ne de kendi değerlerimizden tam olarak vazgeçmişiz. Bugün itibarı ile pratik sonuçlarına baktığımızda; yöre halkı kendi öz değerlerinde bir yozlaşma ama dayatılan yabancı değerlerde de tam bir çürüme yaşandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kürecikliler, bildiğimiz kadarıyla, tarihte uzun süre Kürne, Elbistan ve Balya bölgeleriyle devletin politikalarına karşı ortak hareket etmişlerdir. Baskıların vergi ve gençleri askere alma olarak arttığı dönemlerde, birlikte ve birbirlerini gelen bu ''dış baskılar''a karşı korumuşlardır. Birlikte direnmişlerdir. Bölge halkının bu birlikteliği tarihçiler tarafından kayda da alınmıştır. Ancak yukarıda belirtildiği gibi, devlet de kendi politikalarını tarih boyunca uygulaya gelmiştir. Bu politikalar sonucunda Kasımoğlu Memedali dönemine kadar belirli bir oranda sistemin başarılı olduğunu ve Kürne alanının önemli, Balyanın da bir kısmını Kürecik-Nurhaq merkezli direnişten koparmış, uzaklaştırmış olduğunu görüyoruz.
Sol sosyalist düşünce adamlarının ve önderlerinin bölgemizde baştacı edilmelerinin nedenlerinin başında da, kanımızca, bu yabancı değerlerle 50 yıldan fazla yaşanan kan uyuşmazlığı yatar. Sosyalist-devrimci önderleri ve düşünceleri sahiplenme durumu aslında, bölge halkının özündeki ''haksızlığa ve adaletsizliğe başkaldırı'' ruhuna ve bu anlamda değerlerine çok paraleldir. Sol her ne kadar bu öz değerleri çoğu zaman ''feodal, gerici'' olarak damgalasa da, var olan baskıcı, katliamcı sistemi devirmeyi hedeflediğinden dolayı da, bölge halkınca adeta bir çıkış yolu olarak saygınlık kazanır.”dedi


 İlker dilcan,60 yaşinda. Izmir doğumlu. 40 yildan buyana  kürecik ve elbistan halkını yakinen tanıyan  biri. İdamla yargılandı. idam cezası  aldı. Adana cezaevinde  idam sırasını beklerken yanı başında  idama giden üç  devrimciyle vedalaşan dilcan;
“İdamlardan Beklenen Ne?
İdam ya da daha genel adıyla ölüm cezasının uygulanmasında amaç nedir? Ülkenin toplum biçimi veya siyasal sistemi her ne olursa olsun bu cezanın amacı ‘’caydırıcılık’’tır. Suça yönelenleri suçu ya da idamı gerektirecek suçları işlemekten alıkoyma, kaçınmalarını sağlama! Bu ceza ile istenilen sonucun elde edilip edilmediği konusu bir yana, sömürücü sınıflar bu ceza uygulaması ile; topluma gözdağı ve korku verme, ortamı terörize etme, muhalifleri sindirme, öne çıkan ya da önder olarak görülen muhalifleri ortadan kaldırma ve bu yollarla iktidarlarını korumayı hedeflerler. Bu durum Köleci toplumlardan günümüz kapitalist emperyalist toplumlarına dek devam etmektedir.
Yaşadığımız topraklara geçmeden sayısı milyonları aşan bu olaylardan bir iki çarpıcı örnek verelim:
Sacco ve Vanzetti Olayı; Her ikisi de İtalyan göçmeni işçi olan Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti; işçi grevlerinde ve politik yürüyüşlerde her zaman ön saflarda bulunan iki devrimcidir. 1920 yılında, ABD’nin Boston kentinde hiç bir delil olmaksızın bir soygun ve cinayetin ‘failleri’ olarak tutuklanırlar. 1921’de başlayan yargılamada tam bir hukuksuzluk sergilenerek idama mahkum edildiler. Onlar devrimciydi, sendikalıydı, militan grevcilerdi ve işçi eylemlerinde hep öndeydiler. Üstelik ingilizceyi bile tam konuşamıyorlardı! Emperyalizmin bu genç, atılgan ve agresif yeni vatanında soygunu onların yapıp yapmaması önemli değildi, onlar emek safında olmakla suçluydular! 1927 yılında elektrikli sandalyede idam edildiler.
Rozenbergler Olayı; Yahudi asıllı bu karı-koca, ABD Komünist Partisi’ne üye olup işçi eylemlerinde aktif olarak yer alıyorlardı. Julius Rosenberg bu nedenle mühendis olarak çalıştığı işinden çıkarılmıştı. Emperyalist kampın yeni önderi olan ABD öncülüğünde Sosyalist ülkelere karşı başlatılan ‘’Soğuk Savaş’’ yılları, ülke içinde de; Kore Savaşı’nın ve aşırı silahlanma masraflarının yarattığı yoksullaşma ve yükselen işsizliğin yol açtığı muhalif seslerin arttığı bir döneme denk düşmekteydi. Senatör McCarhty öncülüğünde başlatılan ve devlet politikalarına muhalif olanları; ‘’Komünist’’, ‘’Sovyet Ajanı’’ ve ‘’Vatan  Haini’’ olarak niteleyip cezalandırma ve susturma kampanyası başlatıldı. İşçiler, küçük üreticiler ve aydınlar üzerinde tam bir devlet terörü estiriliyordu. Böylesi koşullarda direnen, hak arayan ve yönünü sosyalizme çevirenlere bir göz dağı verilmeliydi!
Ethel ve Julius Rosenberg, komünistlere karşı cadı avının tüm ülkede yaygınlaştığı 1952’de, ‘’Atom bombasının sırlarını Rusya'ya sızdırmak’’ suçuyla tutuklandılar. Göstermelik yargılamada hiç bir somut kanıt olmamasına karşın her ikisine de ölüm cezası verildi. Suçu kabul etmeleri halinde cezalarının 20 yıllık hapis cezasına düşürüleceği ve iki küçük oğullarına kavuşacakları  tekliflerine onlar; ‘O durumda bizim suçsuzluğumuza inanan milyonlarca insan ne olacak? Onlar da bizim çocuklarımız’’ diyerek reddettiler. 1953 yılında, Haziran Güneşinin New York gökyüzünü kızıla boyamaya başladığı saatlerde katledildiler.  
Ülkemizde yaşananlar daha masum değil!
Daha cumhuriyet’in ilk yıllarında, 1926 yılının 15 Haziran‘ında, ‘‘Mustafa Kemal’e İzmir Kemeraltı’nda suikast düzenleyecekleri‘‘ iddiasıyla hemen hemen hepsi, ulusal Kurtuluş Savaşı’nın önder kadroları arasında yer alan ve hemen hemen tamamı milletvekili olan ; Lazistan Milletvekili Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopur Hilmi ve 11 kişi tutuklanır. ‘Suikastın arkasında, kapatılmış Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın içindeki bir grup olduğu‘ iddiasıyla partinin kurucuları olan Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar, Bekir Sami Kunduh, Cafer Tayyar Eğilmez, Vasıf Karakol gibi Kurtuluş Savaşı’nın ünlü isimleri suikastin diğer sanıklarıyla birlikte İzmir İstiklal Mahkemesi‘nde yargılandılar. Bu ünlü kişilerin çoğu beraat etti. Ancak İttihat Terakki Cemiyeti’nin önde gelen bazı isimleri suikastla ilgili bulunarak idam edildi.
Suçlananların hiç biri suikast iddiasını kabul etmezken idam sehpasında Ziya Hurşit; ‘‘Hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa namusuyla ölmek daha hayırlıdır.‘‘ diyordu. Trabzon Mebusu Hafız Mehmet Bey, eski İttihatçı olmasına karşın diğerlerinden farklı düşünceye sahip olup Ermeni Tehcirine karşı çıkmıştı.
İzmir’de üç hafta süren yargılamalar ardından sanıkların 16’sı aleyhlerinde bir delil olmamasına rağmen (tek delil, Giritli Şevki adlı bir motorcunun ihbarıdır!) idama mahkum edilip hemen asıldılar. Darağaçlarındaki naaşları, ‘‘İbret olsun‘‘ diye saat 10’a dek halka teşhir edildi! Ardından İstiklal Mahkemesi, Ankara’ya geçip hemen yargılamaya başladı. 18 kişi idam, bir çok kişi de hapis cezasına çarptırıldı. Sözkonusu 18 kişi hemen idam edildi.
Kurtuluş Savaşı’nın önderlerinden biri olan ve o sırada yurt dışında bulunan Rauf Orbay, gıyabında on yıl hapis cezası aldı. Terakkiperver Partisi’nin yargılanan diğer üyeleri her ne kadar mahkeme tarafından aklandılarsa da bir çoğu uzun bir süre kuşku altında kaldılar. Hükümet görevlerinden dışlandılar. Çoğu on yıl süreyle siyasi yaşamdan uzak kaldı. Tüm bu yargılananların ortak özelliği; hükümete ve o dönemdeki bazı uygulamalara ( örneğin Musul anlaşmasına) muhalif olmalarıydı. Suikastla ilişkilendirilen muhalifler tasfiye edilince artık siyasi muhaliflerin olmadığı bir dönem başlamaktaydı!*
’71 Döneminde Mahir’ler gibi yargısız infazlarla, Kaypakkaya gibi işkencelerle katledilenlerin yanısıra Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın bir ‘‘Öç‘‘ ve ‘‘Gözdağı‘‘ olarak idam edilmeleri devletin bu ceza(!) olgusunu nasıl algılayıp uyguladığını daha açık biçimde gösterdi.
12 Eylül Askeri Faşist Diktatörlük, burjuvazinin kendini maskelemeye çalıştığı; ‘‘Hukuki Yargılama‘‘, ‘‘Savunma Hakkı‘‘ vb. evrensel hukuk ilkelerini de bir tarafa atarak gerçek yüzünü göstermekten çekinmedi. Ülkeyi açık bir cezaevine dönüştürüp işlenceyi olağan, yargısız infazları meşru ve kayıpları alışıldık birer olguya dönüştürdü. Halk üzerinde estirilen faşist terör ve tek yanlı propoganda ile tek tip insan ve ‘‘Biat Toplumu‘‘ yaratılmaya çalışıldı. Bu amaç için diğer imha yöntemlerinin yanı sıra ama daha da etkiliyici (!) bir yöntem olarak idamları tekrar gündeme aldılar. Tıpkı Dersim Katliamı sırasında 75  yaşını aşmış Seyit Rıza’nın yaşını küçük gösterdikleri gibi 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşını büyük gösterme hilekarlığından da çekinmediler.
Polis raporlarına, itirafçıların ya da yalancı tanıkların ifadelerine, düzmece belgelere ve hatta kimi zaman bunlara bile gerek duymadan komünistlere, devrimcilere, demokratlara ve yurtseverlere idam cezaları vererek korku dalgası yaymaya çalıştılar.
*http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com Adlı  siteden yararlanıldı.
Cezaevlerinin polis-jandarma gözaltısından farksız, işkencenin bir çok çeşidinin uygulandığı bu koşullarda bir de idamların yaygınlık kazanması ile sandılar ki, tutsaklar inançlarından, ideallerinden kopacak, kişiliksiz, edilgen, ürkek ve silik bireylere dönüşecekler! Ama olmadı. Birer işkencehane halindeki cezaevleri; direnişin, başkaldırının ve onurun simgesi oldu. ‘’İçeridekiler’’İ her idamı isyan, direniş ve devrimci marşlarla karşıladılar. Henüz tan atmadığı o karanlık sabahlarda idama başı dik, inancın kelimelere döküldüğü sloganlarla giden dostumuz, kardeşimiz, yoldaşımız; ‘’Yaşasın Devrim ve Sosyalizm’’, ‘’Kahrolsun Faşist Diktatörlük’’  sloganları ile uğurlandı. Bu uğurda kafalar kollar kırıldı ama onur sapasağlam kaldı ayakta ve umut yeniden, yeniden filiz attı kör hücrelerde, karanlık izbe yerlerde.
Serdar Soyergin’i, Mustafa Özenç’i ve Ali Aktaş’ı uğurladık Adana Kapalı`da. Sonra biz; ben, yitirdiğimiz güzel insan, güleç dost Recep Kar ve dostum Doğan Kurt; ‘’sıra geldiğinde bize, biz değil onlar ürkmeli’’ diye sözleştik bakışlarımızla.
Yani idamlar da kar etmedi onlara, kıramadılar umudu, inancı ve onuru. Hastahanedeki bir hemşirenin, askere duyurmamaya çalışarak; ‘’Dayanın, umudumuz oldunuz. Herkes bahsediyor sizden’’ demesi ya da  açlık grevinin en zorlu aşamasında, devrim ve sosyalizme sevdalı  avukatım, dostum, yoldaşım Elif Tuncer’in; ‘’Yoldaşların selamı var. Öpüyor hepinizi gözlerinizden’’ sözleri ne büyük bir güçtür tutsağa..  Fatih’lerden bu yana açlık grevlerinde yaşamını yitirenler; poliste, cezaevlerinde Mahsun Korkmaz gibi bedel ödemeyi ama başını dik tutmayı seçenler ve idam sehpasını, kararlılığın ve inacın bayrağı edenler vermedi o olanağı onlara. Korku dalgası kırıldı, ‘’Tek tip insan’’ yaratılamadı!
Bu direniş, bir gelenektir coğrafyamızda; Pir Sultan Abdal’lar, Şeyh Bedrettin’ler, Karacaoğlan’lar....
İşte bu özün bir başka yansıması oldu. Kasımoğlu Memedali. Yeğenlerinin torunlarını, Elif Ananın çocuklarını tanıdım Kürecik’e hiç gitmeden. Halk sevgisi, geleceğin özgür ve güzel günlerine olan inanç, perçin olmuş bu yörede. Demek ki Memedali ve arkadaşlarının idamı, ne kar ettirmiş Osmanlıya ne de bugünkü kıyıcılara!”dedi.


İdam Çağdışı Bir Cezalandırma Yöntemidir!.
 
İnsan doğarken hiç kimsenin  iradesine tabi olarak dünyaya gelmez. O, düyaya özgür gelir.  İnsan dünyaya özgür geldiğine göre; özgürlüğüne müdahale niye? Özgürlük;  mülkiyet ilişkisinin ortaya çıkmasıyla baskı altına alınmak istendi. Tarihsel sürecin gelişimi içinde özgürlük mücadelesi; gericilikle, gericiliğe karşı  başkaldıranlar arasında başlıca çelişki  oldu. 
 Örneğin; modern astrofiziğin  kurucusu İtalyan bilim adamı Galileo Galilei, ‘‘Dünya dönüyor‘‘ dediği için engizisyon mahkemesi tarafından idama mahkum edilmiştir.  Sözünü geri alması karşılığında da affedilmiştir. Ancak o mahkemeden çıkarken ‘’Siz isteseniz de istemeseniz de dünya dönüyor’’ diye kapının eşiğinde mırıldanmıştı. Dün Galileo‘yu idam etmek istiyenler, düşüncelerine ambargo koyan gericiler, bugün dünyanın döndüğünü söylemektedirler. Özgürlük kavramı egemen sınıf için biçimsel değişim içerse de insanlık onurundan ödün vermeyenler açısından önemi hiç değişmiyor. 
  Dün, dünyanın döndüğünü söyliyen Galileo‘nun düşüncesi ile, ‘‘Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan‘‘ diyerek  idam sephasına  yürüyen  Pir Sultan Abdal‘ın  özgürlük anlayışı özu itibariyle aynıdır. Bu nedenle, insanlık tarihi bu temel olgudan beslenerek gelişiyor, ilerliyor. 100´lerce yıl önce  kapı  eşiğine fısıldanarak söylenen  bir söz  yeryüzüne yayılıyor ve hayat buluyor. Özgürlük anlayışı ne sınır nede yaş tanıyor. İşkence ve idamlarla  düşünce yok edilemiyor ve baskı altına    alınamıyor. Örneğin;  
 Yetmişbeş yaşındayken yaşı küçültürülerek  idam edilen  Seyit Rıza; “Ben sizin yalan ve hilelerinizle başedemedim bu bana dert oldu ama ben de sizin önünüzde eğilmedim bu da size dert olsun”  sözlerinin derinliği devletin egemen düsüncesine karşı  inançsal  ve kimliksel sorunun özgürlügünü ifade ederken sonraki kuşaklar için özgürlüğün  kıvılcımını tutuşturmaktadır.  
 
Özgürlük anlayışı, direnme geleneğinin tarihsel derinliklerinde beslenerek ilerlerken, 17  yaşındayken yaşı  büyütülerek idam edilen Erdal Eren‘in şahsında daha kapsayıcı bir  karekter kazanarak buluşuyordu.  ‘‘Bugün devrimcileri ve onların bir parçası olan beni aldığınız emirlere uygun olarak yargılayabilir ve ölüm cezası verebilirsiniz. Fakat bu ilelebet sürmeyecektir. Bir gün mutlaka sizin yerinizde halkımız olacak sizi ve koruduğunuz düzeni yargılayacak ve doğru karar verecektir.“  dediğinde  hakimler ve savcılar şaşırdılar . Bu  17 yaşındaki bir genç değil tıpkı 75 yaşındaki Seyit  Rıza gibi  boyun eğmez , Denizler gibi halkların kardeşliğine ve sosyalizme inanan bir   isyankar. “Bu çoçuk onlar gibi idam edilmeli ki herkese  ibreti alem olsun“ denildi ve  idam edildi.  17 yaşındaki bu genç fidandan  sonra  sosyalizme ve özgürlüğe  sevdalı bir çok genç  daha idam sepasına yürüdü. Onlardan biri olan Mustafa  Özenç‘in; ‘‘O büyük gün geldiğinde‘‘  şiiriyle dünden bugüne bizlere,  bizlerden sonra gelecek nesile, sabrını, sevdasını  ve inancını  taşıdığı ve duygularımıza tercüman  olan satırları sizlerle paylaşmak istiyorum: 

O büyük gün geldiğinde
Ben kimbilir kaç yıldan beri
Ebedi yatağımda, toprağın derinliklerinde 
Sonsuz bir uykuda olacağım. 

Fakat alınca ne zamandır beklediğim haberi,
Uyanıp, sesimi kimse duymadan
O büyük zaferin tarifsiz coşkusuyla,
Kara toprağın altından ben de haykıracağım. 
Unutulup geçmişte kalan acı dünü,
Kimbilir belki bir kış günü,
Üzerimi yorgan gibi kaplayan,
Bembeyaz karın soğuğundan,
Ya da sonbahar mevsiminde,
Kemiklerime işleyen yağmurdan duyacağım. 
Ve milyonları saran o doyulmaz sevince
Ben de sessizce ortak olacağım. 
Mevsim ilkbahar, sıcak bir yaz olsa da
Gece gündüz farketmez ben her zaman hazırım. 
Adımın yazıldığı taş bile yıkılsa da,
Kalmamış da olsa bu dünyada mezarım,
Hatırlayıp tek canlı gelmese başucuma,
O müjdeyi ben doğadan alacağım. 
Nasırlı ellerce yaratılan o görkemli bayrama,
Hiç kimse farketmeden ben de katılacağım. 

 Tarih dünyayı durdurmaya çalışan hic kimseyi “kahraman” diye nitelemedi bugüne kadar!  Tam tersine düyanın döndüğünü söyliyen  yürekli insanları selamladı!  
 Kasımoğlu Memedali ve  arkadaşlarının  idamının yüzüncü yılında bu yürekli insanları selamlamak  gerekir. İdam ipinin halen politikacıların elinde bir tehtit aracı olarak kullanıldığı bir dönemde idam caydırıcı bir cezalandırma türü değil;  bir çağdışı uygulamadır.  
 
 
Kürecik;
Kürecik‘in harita üzerindeki yeri zor seçilir. Malatya-İstanbul kara yolu Kürecik‘i ikiye böler. Kara yolu ile Kürecik‘ten geçen bir çok insan, ‘‘Kürecik‘‘ levhasından sonra Kürecik‘i arar durur. ‘‘Nerde bu Kürecik‘‘ diye sağa, sola, öne ve arkaya bakar. Ama göremez! Anlık bir zaman diliminde Kürecik biter! Kişi önce hayal kırıklığına uğrar. ‘‘Dilden dile dolaşan isyanlarıyla ünlü Kürecik bu mu‘‘ der.
Elbette hayır!
Malatya ve Maraş sınırında Nurhak dağlarının eteklerinde kurulu 24 köyden oluşan bir nahiye idi kürecik. AKP Hükümeti‘nin her köyünü bir mahalleye dönüştürdüğü Kürecik‘in her köyünde 15-20 ev var. Yurt, yaşlılara emanet. Kışın ıssızlaşan Kürecik, yazın çok kalabalıklaşır. Gurbete gidenler yazın gerisin geriye döner. Bağın bahçenin içinde bir yılın yorgunluğunu ve hasretliğini giderirler.
Kürecik halkı, işçisi, emeklisi, memuru, esnafıyla, kadın, erkek ve gençliğiyle; Kürt Ulusal Özgürlük ve Sosyalizm Mücadelesi‘ne omuz vermiş, maddi ve manevi olarak desteğini sunmanın yanı sıra bunun pratik eylemcileri de olmuşlardır.
Kürecik, 68 Kuşağı‘nın genç sosyalistleri; Sinan Cemgil, Ömer Ayna, İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşlarına ev sahipliği yapmıştır. Devrimci gençlerin yaktığı kıvılcım, Kürecik halkında sosyalist bilincin gelişmesine neden olduğunu da söyleyebiliriz.
İki levha arasındaki kısa mesafeye bakarak hayal kırıklığına uğramamak gerek! Kayseri’den Malatya’ya giderken, Elektiriğin ve altyapı hizmetinin olmadığı Kürecik‘te iki katlı kerpiç evin üstünde binlerce Küreciklinin resmini tab etmiş Foto Şükrü vardı. Alt katında Ali Kaplan‘in işlettiği ve dünya klasiklerinin satıldığı üç yıldızlı Nurhak Kitapevi. Solda ise, 800 civarında ortaokul ve lise öğrencisi bulunan, her sınıfında Türkiye ve Dünya sorunlarının tartışıldığı Kepez Lisesi. Son köşede ise iki katlı tahta binada; feodalizm, emek, sümürü, kadın, kürtlerin kendi kaderinin tayin hakkı gibi konuların tartışıldığı, seminerlerin verildiği Kültürevi. Burada öğrendiklerini köylerine taşıyan gençler!
1970’lı yılların sonlarında tartışmaların sohbetlerin derinleştiği diğer mekanları da unutmamak gerekir. Kahveci Memed’in yeri, Hasan, Yusuf, Hüseyin ve Hopo amcaların bakkal dükanları!
Sıkıyönetim döneminde pek çok insan geriye çekilirken Hopo amca düşüncelerini sakınımsız bir şekilde belirtmekten kaçınmazdı. Onun kahvede karakol başçavuşuyla arasında geçen bir diyaloğu anlatmadan geçemeyeceğim;
Devrimci örgütler, 1 Mayıs öncesi Kürecik’te yazılama yapar. Kooparatif binasında da 1 Mayıs işçilerin emekçilerin bayramı, Kürdistan faşizme mezar olacak gibi sloganlar, yazılıydı. Akşam saatine doğru kahvede bir araya gelen Küreciklilerin arasında koparatifçi İsmail de var. Başçavuş, yanındaki jandarmalarla kahveye gelir.
Koparatifteki yazıların silinmesi için koparatifçi İsmail’e (Güler) emredince, İsmail’in cevap vermesine fırsat vermiyen Hopo amca, „Yazıları silmek cesaret ister. Yiğitsen sen sil komutan efendi“ der. Başçavuş cevap vermeden beraberindeki jandarmayla gerisin geriye karakola döner.
Bir diğer anı; Kültür evinin arka cephesinde Başyurtlar‘ın evi var. Yanı başında öğrencilerin oturduğu eve sabaha karşı baskın düzenlenir. Gözaltına alınan öğrencilerden biri tekme tokat dipçikle dövülerek karakola götürülürken Dode Teyze, 6-7 jandarmanın arasında ağzı burnu kan içindeki öğrenciyi kurtarmak için jandarmaların önüne atılır ve öğrenciyi tutanlardan birisinin yakasına yapışır. Jandarmalar Dode Teyze‘ye saldırır. Tüfegin dipçigiyle vurmaya başlarlar. Bu yürekli Kürt teyzemiz pes etmez, „Yavrumu götürmeyin“ diyerek yeniden hareketlenir ancak jandarmalar tekrar vurmaya başlarlar. Dode teyzemiz kendi yara ve acılarına aldırmadan, evladı gibi sevdiği bu öğrenciyi kurtaramamanın üzüntüsünü kürtçe şu sözlerle dile getirir; “ Ez be tenebum, gucamın le eskeran nakır'' (Ben yanlızdım. Gücüm askerlere yetmedi.)!
Doğallığıyla bilinen, sansürsüz konuşan Hopo İncedal ve misafirperverliği ve yiğitliğiyle bilinen Dode Başyurt, Kürecik halkının ortak izdüşümünü oluştururlar.
1970 yıllarında Kürecik’in üç köşesinde eğitimin mayalandığı ve kültürel değerlerin tartışılıp konuşulduğu bir süreç yaşandı. Kürecik, kimliğine ve ruhuna işlenmek istenen teslimiyetçi uru bıçakla kesmeyi, kendi geçmişiyle yüzleşmeyi bu süreçte kazandı.
12 eylül 1980 darbesiyle Kürecik‘te büyük bir yara aldı. Baskılar, gözaltılar yoğunlaşti. işkencelere maruz kalmayan hiç kimse kalmadı. Yücel Hazar, Mustafa Sevil, Cennet Değirmenci gibi bir çok devrimci, askeri darbenin hemen arkasından öldürüldü.
Askeri cuntanın saldırılarının yanısıra 1000‘lerce Kürecikli ekonomik nedenlerle Kürecik‘ten ayrılmak zorunda kaldı. Sevdiklerinden, yerinden yurdundan ayrılmayı her an taze ve diri tutmak ve bir manevi güce dönüştürmenin  zorluğu bilinir. Kürecik halkını diri ve canlı kılan temel olgu gittikleri yerlerin ilerici temel değerleriyle buluşmasıdır.Bu nedenle; kendi toplumsal değerleriyle rahat bir sekilde buluşabilmektedirler. 
Kasımoğlu Memedali’nin yurdunda, arabayla yolculuk yaptığınız esnada, sağa-sola, öne-arkaya baktığınız o kıraç toprakların güneşe bakan her yanında bir özgürlük savaşcısı yatmaktadır. Bu özgürlük savaşcıları, „o büyük gün geldiğinde“, bizimle birlikte halaya duracak, Memedali‘nin oğlu Bozo‘nun protesto amaçlı giydiği zıbın, halaya duranların elinde yeniden  dirilişin ve özgürlük arayişinin  sembolu olacak
Asaf demirhan 
mayis 2015 dortmund     









Kürecik‘in köyleri;
Eski adı:                       Yeni adı:
Âmokân                         Taşevler
Bayramân                     Bayramuşağı
Bakirân                               Bekiruşağı
Bîlamân                              Çakılpınar
Çarkazân                            Çerkezuşağı
Çawurma                           Çevirme
Damircîân                          Demirciler
Hâcîân Balhacı                 Dutlu
Hârûnân                             Harunuşağı
Kelân (Çelân)                    Gürkaynak
Keller                                    Keller
Kêxân                                  Kahyalı
Kirliuşağı                             Kirliuşağı
Korsulêmânân                 Durulova (Körsüleyman)
Ortaköy
Qâjikân                               Yaylımlı
Şarân                                   Kepez
Qâsimân                             Kasımuşağı
Qubâtân                             Tataruşağı
Şamîskân                           Düvencik(Güneşli)
Tapkinîân                           Aksüt
Târicîân                               Darıca
Tumukân                            Dümüklü
Xançarlîân                         Hançerli